22 Aralık 2024 Pazar

Diyarbakır Eskiden Beri Bir Türkmen Şehridir Senem ÖZDOĞAN

 

Diyarbakır Eskiden Beri Bir Türkmen Şehridir   Senem ÖZDOĞAN

 


            Günümüzde Diyarbakır ve çevresi için yapılan karalamaların aslında belgelere dayanarak gerçek olmadığı ve Diyarbakır‘ın eskiden beri bir Türkmen şehri olduğu ortaya konulmaktadır.



               M.Ö 6000 yıllarında Orta Asya’dan göç eden Sümer Türkleri, Anadolu’ya geldikleri zaman Fırat ve Dicle nehirlerinin yukarı kesimlerine yerleşmişlerdir. Bu göçler, uzun yıllar devam etmiş ve Sümer Türkleriyle soydaş olan, Subârtu adıyla tanınan Hurrîler, bölgeye yerleşmişlerdir (Balin, 1970: 6). Bu dönem itibariyle, şehir “Amid, Amidâ, Amide, Kara Amid, Kara Hamid, Diyar-ı Bekr ve Diyarbakır” adları ile günümüze ulaşmıştır.

         Diyarbakır’ın Orta Asya’dan gelen Sûbari Türkleriyle iskân hareketi, Sümer ve Akâdlar (M.Ö.2750–2725), Hurrîler-Mitânniler (M.Ö.2725–1260), Asurlular (M.Ö.1260–1190), Kumruklar (M.Ö. 1190–1116), M.Ö 116 ile M.Ö. 653’e kadar Arami, Bit-Zamanî, Asurlu ve Urartulu’lar arasında el değiştirmiş; Saka- İskit Türklerinin buraya inmesi ve yerleşmesinden (M.Ö. 653–625) sonra Medler, Persler, Makedonyalılar, Selevkoslar, Büyük Tiğran Kralları ve Romalılar arasında el değiştirmiştir. M.Ö 69’da bölgeye hâkim olan Romalılar idaresindeyken, Part’lar, Sasanlılar arasındaki el değiştirmeler devam etmiş, M.S 395’den itibaren Doğu Roma hâkimiyetinin başladığı bölgede Akhunlar görülmeye başlanmıştır (Cantay, 2004: 27).

             Kafkaslar yoluyla Anadolu’ya akınlar düzenleyen Hunlar, muhtelif istikamette ilerleyerek M.S 363–373 yılları arasında Urfa ve Diyarbakır’a yerleşmişlerdir. Bu dönemden itibaren bölgede Türkleşme özellikleri görülmüş ve Hunlar bulundukları yerlere örf ve adetlerini taşımışlardır (Kafesoğlu, 2000: 57). Akhunların bulundukları bölge, daha sonraki dönemlerde İran’daki devletlerin akınlarıyla karşılaşmışlarsa da M.S 639 yılında bölgenin büyük kısmı ve Diyarbakır, Mardin, Urfa gibi şehirler Arap Müslümanlarının eline geçmiştir (Cantay, 2004: 28). Bu devirden sonra, Diyarbakır sırasıyla, Emevîler, Abbasiler, Şeyh Oğulları, Hamdaniler, Bûveyh Oğulları ve Mervân Oğulları Devletlerinin eline geçmiştir. Bu devletler sayesinde İslamiyetle tanışan Diyarbakır’da günümüze ulaşan pek çok eser yer almaktadır (Yılmazçelik, 1995: 4). Bu eserlerden en önemlisi Sant-Tomar kilisesinin camiye çevrilmesi ve “Ulu Cami” adını almasıdır. Diyarbakır, Mervan Oğulları Devleti döneminde imar, ziraat, eğitim, sanat hatta sağlık hizmetlerinde ilerleme kaydetmiştir. Ayrıca bu dönemde çok sayıda medrese, cami, hamam, kervansaray, köprü ve hastahaneler yapılmıştır. Bu eserlerden bazıları günümüze ulaşan yapılar arasında yer almaktadır (Ünalan, 2004: 186).

       Selçuklu ve Artuklu dönemlerine kadar, Diyarbakır’da hâkimiyeti sürdüren devlet, Mervân Oğulları olmuştur. Selçuklu Devletinin 1085–1093 yıllarında şehirdeki hâkimiyetlerine kadar bölgeye sık sık Oğuz akınları başlamıştır. Türklerin Anadolu’ya ilk geliş tarihi sayılan Selçuklu devrinden önce de Diyarbakır’a akınlar başlamış, nitekim bu dönemde Türkmen akınları yoğunlaşmıştır. Şehire yerleştirilen Anası-Oğlu ve Bûka Beyleri, günümüzde hala var olan Türklerin ataları sayılmaktadır. Selçuklu sultanı Alp Arslan döneminde yapılan 1071 Malazgird Savaşı ile Anadolu ve Suriye toprakları kalıcı Türkmen yerleşmesiyle Bizans’a karşı büyük bir güç oluşturmuştur (Cantay, 2004: 27).

              Büyük Selçuklu devrinde Diyarbakır surları, onarılarak Mardin Kapı, Yedi Kardeş Burcu, Nur ve Yeni Kapı Burcu inşa edilmiştir (Tuncer, 1996: 66–67).

         Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri içerisinde yer alan diğer şehirler gibi, Diyarbakır’da Büyük Selçuklu hâkimiyeti ile Osmanlı hâkimiyeti arasındaki dönemde, İnal Oğulları (1097–1142), Nisan Oğulları (1142–118), Hasan Keyf Artukluları (1183–1232), Eyyûbi Devleti, Anadolu Selçukluları (1240–1302) ve Mardin Artukluları (1302–1394) hâkimiyetlerinin dışında ayrıca İlhanlılar, Çobanîler ve Celayirlilerin istilasına uğramış ve son olarak da Timur’un işgali sırasında (1394–1401) büyük tahribe uğramıştır. 

           Diyarbakır’da hâkimiyet kuran devletler değişse de Türkmen nüfusu değişmeyen şehir bir süre sonra, Akkoyunlu Türkmen Devletinin hâkimiyetine alınmıştır. Bu dönemde Diyarbakır’ın günümüzde de hala kullanılan camileri “Sefa Cami, Nebi Cami, Dört Ayaklı Minare, Semaniye Köşkü“ inşa edilmiştir. Şah İsmail döneminde Safevî idaresine giren Diyarbakır, Osmanlı Devleti ve Safevîler arasında yapılan Çaldıran Savaşı sonucunda Osmanlı hâkimiyetine alınmıştır. 10 Eylül 1515 tarihinde Bıyıklı Mehmet Paşa şehre beylerbeyi olarak tayin edilmiştir. Osmanlı döneminde ticari yolların kesiştiği bir noktada yer alan şehire sürekli olarak Türkmen yerleşimleri devam etmiştir (Cantay, 2004: 28).

        Diyarbakır’da yer alan Türkmen unsurlarına Boz-Ulus Türkmenleri adı verilmiştir. Boz-Ulus içerisinde yer alan aşiretlerden bir kısmı konar-göçerliği terk etmeleri için Orta Anadolu’ya göçe zorlanmışlardır. Kalanların bir kısmı Rakka sınırındaki Beliç Nehri tarafına gönderilirken, geri kalanları da Diyarbakır ve çevresinde kalarak Türkmen soyunu devam ettirmişlerdir.

           İnsanoğlunun yeryüzünde görülmesi jeoloji devirlerinin sonuncusu olan Anthopozoik (Dördüncü zaman) çağına rastlamaktadır. Bu zamanda bölgemizde insanoğlunun varlığına rastlanmaktadır. Fakat kısa bir süre sonra, Akdeniz ülkelerindeki uzun başlı (Dolikosefal) tipteki orta boylu insanların, ilk defa olarak Suriye üzerinden Dicle – Fırat boylarını takip ederek Anadolu içlerine geldikleri bilinmektedir (Diyarbakır Yıllığı, 1972:4). Yapılan kazılar sonucunda Anadolu’nun ilk sakinlerinin, Paleolitik (Eski Taş Devri) ve Mezolitik (Orta Taş Devri) çağlarda yaşamlarını avcılık – toplayıcılık ile sürdüren tüketici insan toplulukları olduğu ortaya çıkmıştır. Bu insan toplulukları mağaralarda ve kaya sığınaklarında göç ederek yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Bu dönemde, Diyarbakır ve çevresindeki mağaraların bazıları şunlardır; Eğil mağaraları, Diyarbakır’daki Malikli ve Hilar mağaraları, Silvan’da Hasuni mağaraları, Dicle Nehri kolları üzerinde bulunan birçok mağara (Soyukaya, 1999: 27; Diyarbakır Yıllığı, 1973: 4). 

         İnsanların üretime geçmesi ile ilk yerleşik köy toplumları oluşmaya başlamıştır. Bu tarımcı köy topluluklarının en güzel örneği, Diyarbakır’ın Ergani ilçesi yakınlarındaki Çayönü Tepesi’dir. Çayönü, günümüzden 10.000 yıl önceye dayanan tarihiyle sadece bölgenin değil, uygarlık tarihimizde de önemli bir yer tutmaktadır (Tekin, 1997: 13). 

      Güneydoğu Anadolu bölgesinde ayrıca Prehistorik döneme ait birçok yerleşim yeri de tespit edilmiştir. Bu döneme ait yerleşim yerleri arasında Diyarbakır çevresinde bulunan Pir Hüseyin, Tilalo, Tavşan tepe, Kefercin, Tel-Hum höyükleri önemli yer tutmaktadır. Ayrıca Tilalo höyüğünde bakır çağından kalma balta ve gürzü gibi buluntulara, Hilâr köyü yakınlarındaki mağaralarda ise Kalkolitik, Bakır veya Tunç çağı yerleşim tabakalarına rastlanmıştır (Cantay, 2004:25; Beysanoğlu, 2003: 49–50). Diyarbakır ili, tarih öncesi döneme ait hareketliliğini yazının bulunmasıyla devam ettirmiştir. Şehrin bulunduğu Dicle boylarına yerleşen ilk kavimler M.Ö. 3500 yılında, Orta Asya’dan gelen Sümer Türklerinin soydaşı savaşçı oymaklar, Subârtulardır.

 

Şehrin adı yazılı kaynaklarda ilk olarak M.Ö 1260 yılında Asur hükümdarı I.Salmanasar tarafından kullanılan Asur hükümdarlık kılıç kabzalarında çivi yazısı şeklinde ‘AMİDÎ’ ismiyle geçmektedir (Kırzıoğlu, 1962: 15; Göyünç, 1994: 464). Ayrıca, Asur hükümdarlarından I.Tiglatpalasar’ın M.Ö.1116 yılındaki fetihleri sonucunda Asur yıllıklarında M.Ö. 800, 762, 725 ve 705 yıllarındaki bölge valileri de, ‘Amidi Valileri’ adı ile anılmıştır.


3200 yıl önceleri Asurluların Amidî ismini kullanmaları, bu ismi şehrin önceki hâkimleri olan Hurri-Mitânni devletlerinden aldıklarını göstermektedir. Orta Asyalılardan kalan bu adın bir yerli ilah-put veya boy-oymakla alakalı olduğu düşünülmektedir. Bu ismin yerli bir ilah-puta ait olduğu Orta Asya masallarında geçen Amida veya Borhan adıyla alakalı olduğu sanılmaktadır. ‘Borhan’ adlı bir tanrı hükümdarın başında bulunduğu Orta Asya’lı Boryât Türkleri içki içerken hükümdarları Borhan’ı anarak kadeh kaldırırlarmış. Borhan’ın anlamı, Türklerin Cemşidi demektir. Amida’da şarap yapılır ve çok fazla tüketilirmiş. Fakat başa geçen hükümdarlardan biri içkiyi yasaklayınca halk şarap yerine siyah üzüm suyunu kaynatarak içmeye başlamış. Bu içkinin adına da Kara-aş denilmiştir. Diyarbakır ‘da günümüzde bile bayramlarda Diyarbakır Ermenileri tarafından karaş adlı içecek yapılmaktadır. Bu efsanede Amidi adıyla ilgili ortaya atılan bir iddiadır (Kırzıoğlu, 1962: 13; Beysanoğlu, 2003: 3–4).

M.S. 305 yılında Arsaklı II. Tiridat döneminde şehirde hristiyanlığın kabulüyle şehrin adı ‘AMİD’ olarak değiştirilmiştir. Süryani eserlerde Amid veya Beşik anlamına gelen ‘O’mid’; bazı eserlerde de ‘Emit’ veya ‘Amide’ şeklinde yazıldığı görülmektedir (Türk Ansiklopedisi, 1966, C.XIII: 378).

 

Diyarbakır, tarihte iki kez Samice konuşan göçebe kavimler tarafından işgal edilmiştir. M.Ö. bir Arab kabilesi olan Aramianlarca ve müslümanlık döneminde de Banu Bakr’lular tarafından işgal edilmiştir. Banu Bakr, şehre bu günkü adını miras olarak bırakmıştır (Akder, 1963: 122).

XVI. yüzyıldan itibaren eserlerde ‘Kara-Amid’ olarak geçen şehrin adı Arap kaynaklarında ‘Amid-i Sevda’ olarak yazılmıştır. Timur’un savaşlarını anlatan zafernamelerde şehrin adı ‘Karaca Kale’ ve ‘Kara Kale’ diye de anılmıştır (Beysanoğlu, 2003:4). Bir başka görüşe göre de; Orta Asya’dan göç edip buralara yerleşen Türkler, madencilikle uğraşmış olduklarından bu bölgeye de bakır ve özellikle maden anlamına gelen ‘Amidağ’ adı verilmiştir. Amidağ adı zaman zaman ‘Amid’, ‘Amat’ ve ‘Kara Hamat’ olarak da kullanılmıştır. Türk göçebelerinin kışlağı konumundaki şehre kışlak merkez anlamına gelen Türkçe ‘Kara-Amid’ veya ‘Kara-Hamid’ adı da verilmiş ve bu ad XVII. yüzyıla kadar kullanılmıştır (Balin, 1970:6). Kara Amid adıyla anılan şehrin daha sonraki ismi ise Müslüman Arapların bölgeyi fethettikten sonra Rebia Araplarının iki büyük kabilesinden biri olan ve Dicle nehri kenarında yaşayan Bekir bin Vaîl kabilesinin Abbasiler döneminde yayıldığı topraklara verilen isme yani ‘Diyar-ı Bekr’ veya ‘Diyar Bekr’ adına dayanır. Bu ismin ne zaman kullanılmaya başlandığı bilinmemektedir ama XVIII. yüzyıldan itibaren kaynaklarda geçtiği tespit edilmiştir (Göyünç, 1994: 464–465; Türk Ansiklopedisi, 1966: 378).


6 Aralık 2024 Cuma

Atatürk ve Bilim, Eğitim Dili Türkçe Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu

 

Atatürk ve Bilim, Eğitim Dili Türkçe

                                                                                                  Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu

 

Atatürk "Türk"ü Türkçe ile tanımlamıştır. Onun için de Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı'ndan sonraki temel davası Türkçeyi, dolayısıyla Türk kültür ve kimliğini yabancı boyunduruklardan korumak, bunun için de eğitimi her düzeyde Türkçe ile yapmak, halkın yabancı dille, (yani yabancı misyoner türü) eğitime özenmesini önleyecek tedbirler almak olmuştur. Bakınız Atatürk bu konularda neler diyor:

"Türk demek Türkçe demektir, ne mutlu Türküm diyene" (meğer meşhur sözün birinci kısmı da varmış!).

"Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması, millî hissin gelişmesinde başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir, yeter ki bu dil şuurla işlensin. ...Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır" (ve tabiî korumalı).

"Kat'î olarak bilinmelidir ki Türk milletinin millî dili ve millî benliği bütün hayatında hâkim ve esas olacaktır." [Elbette "bütün hayat"tan kasıt siyaset, hukuk, teknik, bilim, eğitim, sanat, tıp, kültür ve edebiyattır; hayatın her yüzü],

"Batı dillerinden hiçbirinden aşağı olmamak üzere, onlardaki kavramları anlatacak keskinliği, açıklığı haiz Türk bilim dili terimleri tesbit edilecektir." (Atatürk bizzat kendisi bu dava uğruna çalıştı. Bugün askerlikte olsun, matematikte olsun kullandığımız birçok terimleri Türkçenin derinliklerinden çıkarıp bize armağan etmiştir. Altmış beş yıldır bu konuda çok ilerleme kaydedilmiş, her yeni bilimsel kavram tam Türkçesiyle ifâde edilebilir konuma gelinmişken ne hikmetse şimdi bazı odaklar bu gelişmeyi ve Türkçeyi hızla yok etmekle uğraşıyor).

Daha 1924'te: "Millî eğitimin ne demek olduğunu bilmekte hiçbir tereddüt kalmamalıdır. Bir de millî eğitim esas olduktan sonra onun lisanını, usulünü, vasıtalarını da millî yapmak zarureti münakaşa edilemez."

1938'de, vefatından az önce: "Türlü bilimlere ait Türkçe terimler tesbit edilmiş, bu suretle dilimiz yabancı dillerin tesirinden kurtulma yolunda esaslı adımını atmıştır. Bu yıl okullarımızda tedrisatın Türkçe terimlerle yazılmış kitaplarla başlamış olmasını kültür hayatımız için mühim bir hâdise olarak kaydetmek isterim."

Ve nihayet Türk bilimci ve eğitimcisine şu vasiyeti: "Bakınız arkadaşlar, ben belki çok yaşamam. Fakat siz, ölene dek Türk gençliğini yetiştirecek ve Türkçenin bir kültür dili olarak gelişmeye devamı yolunda çalışacaksınız. Çünkü Türkiye ve Türklük, uygarlığa ancak bu yolla kavuşabilir." (Atatürk'ün sözlerinin kaynağı ve ilâve bilgiler için: Bkz. O. Sinanoğlu, "Atatürk ve Türk Bilim Dili", Bilim ve Teknik, sayı 59, s. 8-11, Ekim 1972).

Görülüyor ki, Atatürkçülükle, yabancı dilden eğitim, Hristiyan misyoner okulu modeli demek olan "kolej" (veya benzeri "Anadolu lisesi") yanlısı olmak kesinlikle bağdaşmaz. O halde Atatürkçülere bugün, her zamankinden çok, büyük bir görev düşüyor: Türkçe bir iki nesil sonra yok olmadan yabancı dille eğitime son verilmeli, onun yerini yabancı dil takviyeli Türkçe fen liseleri veya ülken ("süper") liseler düzeni almalı. Türkçe bilim ve teknik yayınları (telif ve tercüme, dergi ve kitaplar) Devlet ve çeşitli kuruluşlarca teşvik edilmeli.

Unutulmamalı ki, Türk devletinin birinci görevi Türk adının, kimliğinin, onun için de Türkçenin ilelebet yaşamasını sağlamaktır.

 

20 Kasım 2024 Çarşamba

Belediyede Yağma Var Hurşit GÜRLER


 

Belediyede Yağma Var

                                                  Hurşit GÜRLER



Bugün Türkiye’de belediyelerin yaptığı kamu harcamaları, ülke ekonomisinin önemli kara deliklerinden birini oluşturuyor. Belediyelerdeki bu yağmanın temelinde ise bildik rant ilişkileri ve denetimsizlik bulunuyor.

Başkanlık sistemiyle yönetilen belediyelerde seçimi kazanıp iş başına gelenler, bir süre sonra “kelle kesen” olabiliyor ve olmadık işler üretip belediye kaynaklarını yandaşlarına rant olarak aktarabiliyor.

Belediyecilik en pahalı nasıl yapılabiliyorsa, öyle yapılıyor. Çünkü akçeli işlerde hortumlamak ve rant aktarmak, ancak şişirilmiş maliyetlerle mümkün olabiliyor. Hortumlanan paralarla bir sonraki seçimin harcamaları ya da dönem sonunda yapılacak şahsi yatırımlar için “özel kasalar” oluşturuluyor.  

Öyle kaldırım taşlarını sık sık değiştirmek, artık eskisi gibi kimseyi kurtarmıyor. Kentin her türlü kaynağı, türlü cambazlıklarla yandaşlara yağmalatılabiliyor.

Eskiden, “bal tutan parmağını yalar” diyorlardı. Şimdilerde ise “arı bile ürettiği balın bir kısmını yer” diyorlar.

Belediye başkanı ve meclis üyeleri belediyenin işlerini alınacak, satılacak ve çalınacak ticari bir mal olarak görebiliyor, yerini yurdunu daha değerli hale getirebilmek için imar planlarını istedikleri gibi değiştirip uygulayabiliyor.

Bir taraftan imar planlarıyla ilgili kararlar alan, diğer taraftan özel plan ve proje işleriyle uğraşan imar komisyonu başkan ve üyelerinin mal varlıklarında inanılmaz artışlar olabiliyor.    

Bunlar haram yedikçe küstahlaşabiliyorlar.  

Seçimlerde, memleketin hayrına hep birlikte çalışmak için kendilerine oy verilmesini isteyen bu soyguncular takımı, seçildikten sonra herkesin kendilerine karşı kuzu gibi olmasını ve sürekli yalakalık yapmasını isteyebiliyorlar. Kendilerine karşı gelenleri ise tehdit, şantaj ve cezayla sindirmeye çalışabiliyorlar.

Ondan sonra da ortaya çıkıp “yapılacak daha çok iş var, bir dönem daha” diyerek bu makamlarda kalabilmeyi umuyorlar.

Çünkü belediyede yağma var.  


 


 


15 Ekim 2024 Salı

Işıkları Sönerken ve Yabancılaşırken Tophane (Bildiri 2015) Sinan SEYDİOĞULLARI

 

IŞIKLARI SÖNERKEN VE YABANCILAŞIRKEN

TOPHANE

                                                  Sinan SEYDİOĞULLARI

           Bilinen tarihi Hititlere kadar uzanan Alanya Kalesi Korsanlar, Roma ve Bizans dönemlerinden sonra, Anadolu Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubad tarafından 1221 yılında fethedilir. Kaleyi yeniden yaptırıp, kendi adını veren Sultan Alaeddin Keykubad'ın 17 yıllık hükümdarlık dönemi, Alaiye'nin en parlak günleri olur. 1229 yılında Kayseri'deyken, kale komutanının Kıbrıslı kumaş tüccarlarıyla bir olup, kaleyi Kıbrıs Haçlı Krallığı'na teslim etmek üzere olduğu bilgisini alan Alaeddin Keykubad, birkaç komutanı ve candar adı verilen koruma birliğiyle birlikte Alaiye'ye gelir. Yaptırdığı incelemelerden sonra olayın gerçek olduğunu anlar ve hainlik peşindeki dizdar ve adamlarını parçalatıp, kale burçlarına astırır. 1263 yılında Karamanoğulları'nın, 1471'de ise Osmanlıların egemenliğine giren Alaiye, Cumhuriyet döneminde Alanya adını alır.



          Bir açık hava müzesi, eşsiz bir miras ve tarihi boyunca yerleşim alanı olan Alanya Kalesi, Tophane ve Hisariçi mahallelerinden oluşur. Surların Ehmedek güneyinden başlayarak, Kale Kapısı-Kızılkule-Tophane Kulesi-Esat Burcu ve Arap Evliyası Mescidi ile çevrelediği alan, kıyılarıyla birlikte Tophane Mahallesi'ni oluşturur. Geleneksel Alanya evlerinin en seçkin örneklerinin toplu halde bulunduğu mekanlardan olan Tophane Mahallesi, adını Tophane Kulesi'nden alır. Alanya'da eskilerin "Mahalle" diye andığı Tophane eşsiz tarihi, doğal ve kültürel değerlere sahiptir. Eskiden sur bedenleri üzerine düşen gölgesine göre zamanın belirlendiği, 33 m yüksekliğindeki Kızılkule (1226), Osmanlı'nın Kıbrıs fethine katılan Kara Mustafa gemisinin inşa edildiği Selçuklu Tersanesi (1228), Tophane Kulesi (1228), Mihail Arhengelos Kilisesi (1813), Konstantinus Kilisesi (1813), Tophane Kilisesi, Andızlı Camisi, Tahta Minareli Camisi, Hamam, Şapel, Mescit, sarnıçlar ve konaklar Tophane'nin başlıca tarihi eserleridir. Alanya Kalesi, Evliya Çelebi'nin de dediği gibi bir sarnıçlar şehridir. Tophane Kapısı'ndan Meyyit Kapısı'na ve oradan Selçuklu Tersanesi'ne ve Kızılkule'ye kadar uzanan surların arasında kalan bölgede, eskiden ticaret ürünleri alınıp, satılırdı. Bu bölgede, çok sayıda dükkan ve depo vardı. Ölülerini Meyyit Kapısı'ndan çıkartıp, kıyılardaki mezarlıklara gömen Tophaneliler zamanla ve çeşitli nedenlerle mahalleden ayrılıp, sur dışına yerleşti. Mahallenin üst kısmında, bugün yıkık olan kesimde oturan üç yüz civarındaki Rum ise, 1923 tarihli din esaslı ve zorunlu nüfus değişimi anlaşmasına göre Yunanistan'a gönderildi.  

          Kızılkule ile Selçuklu Tersanesi arasında kalan ve mahallelinin turkuvaz sularında yüzerek serinlediği ve yorgunluk attığı Soğukkapı Plajı, sular kabardığında kaybolan Beş Taş'ı ile şirin bir köşedir. Kayalık ve ağaçlık doğu kıyılarının Tophane Kulesi ile Gavur Limanı arasında ise, ucunun nereye çıktığı bilinmeyen bir tünel vardır. Bu tünelin kaçış amaçlı yapıldığı sanılır. Gavur Limanı yanında dalış eğitimi verilir. Deniz kaplumbağası (Caretta caretta), Tophane kıyılarının endemik hayvan türleri arasında önemli bir yere sahiptir. Surlarla deniz arasındaki kayalık alanda ise sahipsiz keçiler dolaşır. Yarımadanın güney kıyılarında bulunan ve bir tünelle İçkale'ye bağlandığı söylenen Korsanlar Mağarası tekne turlarının uğrak yerlerindendir. Tophane'nin güneydoğu köşesindeki Esat Burcu'ndan engin deniz ve ürpertici yarlar seyredilebilir. Asıl adı Esededdin Ayaz olan Esat Dede'nin mezarı burcun biraz ilerisinde bulunur. Sultan Alaeddin Keykubad'ın bayındırlık işlerinden sorumlu olan, eski uç beyi Esededdin Ayaz Konaklı'daki Şarapsahan gibi birçok Selçuklu eserini ve İçkale'den Esat Burcu'na kadar uzanan surları da yaptırmıştır. Alanya Kalesi surlarında "uğrun kapı" diye bilinen gizli girişler bulunur. Öz Türkçe olan uğrun sözü, Kaşgarlı Mahmud'un Divanı Lügat'it Türk'ünde de geçer. Uğrun kapılardan ikisi, Esat Burcu'ndan batıya doğru uzanan surlardadır. 17'si endemik, 300 civarında bitki türünü barındıran Alanya Kalesi'nin endemik bitki türlerinden olan peygamber çiçeği (Centauera scopulorum scopulorum) mayıs-haziran aylarında, Esat Dede Yatırı'nın batısındaki yamaçlarda görülebilir. Her hastalığın şifasının onda bulunduğuna inanılan endemik kekik (Thymus) ise, Tophane'nin her yerinde ve her mevsim görülür. Tophane'nin doğal bitki türleri arasında endemik siklamen, tıbbi bitkilerden olan kapari, orkide, papatya, taçlı dağ lalesi, hatmi ve gelincikler bulunur. Tophane'de mayıs-temmuz aylarında görülen endemik osmanlı ateşi kelebeği (Lycaena ottomanus) gibi birçok kelebek türü de yaşar.

          Tophane'de her evin ayrı bir deniz, Kızılkule, İskele ve Cebelireis manzarası vardır. Tophane evleri ve yokuşlu sokakları nice insanlar görmüştür. Yokuşların başında, hala getirenlerin adıyla anılan dinlenme taşları bulunur. Portakal, gilik (yalancı tespih) ağacı, yasemin ve arpa çiçeklerinin mis gibi koktuğu mart, nisan ve mayıs ayları Tophane'nin en güzel zamanıdır. Sessiz ve sakin Tophane'de her şey doğasına uygun işler. Herkes tanıdıktır. Komşunun hali hatırı sorulur. Bebekler dolaştırılır. Evlerin bahçelerinde badem, portakal, limon, yenidünya, nar, incir, zeytin, keçiboynuzu, mart yemişi ve dut ağaçları, çevrede ise yemlenen tavuklar ve miskin kediler görülür. Eskiden fare, yılan ve çıyanlara karşı beslenen kediler için evlerin dış kapılarına kedi deliği adı verilen giriş yerleri konurdu. Tophane, gökkuşağının en iyi izlendiği yerlerdendir. Dolunaylı gecelerin manzarası ise bir başka olur.   



          Güneşin Alanya'da nasıl doğduğunu en iyi Tophaneliler bilir. Güneş Alanya'da, her mevsim farklı bir yerden, ancak önce Tophane'ye doğar ve evlerin içine kadar girer. Öğleden sonraları arkada kalır ve gölge yapar. Tan yeri ağarırken, derin bir dinginlik içinde olan deniz gökyüzüne benzer ve bu güzelliğin içinden balıkçı tekneleri ve ara sıra yolcu gemileri geçer. Balıkçılık Tophane'nin başlıca gelir kaynağıdır. Lagos, mercan ve barbunya para eden, değerli balıklardır. Balıkçılık eziyetli ve tehlikeli bir iştir. Tophaneliler denizde kaybolan ve tüm aramalara rağmen cesetleri bulunamayan balıkçıları unutmaz, hikayelerini anlatır, durur. Her yıl 1 Temmuz'da Kabotaj Bayramı'nı kutlayan mahalleli haftada iki-üç kez balık yer. Kupes, izmarit, kuzu gibi yerli balıkları tercih eder. Mahallede nefis yemekler ve tatlılar da yapılır. Hicri yılbaşının 10. gününden muharrem ayının sonuna kadar aşure pişirilip, komşulara dağıtılır. İmece usulüyle yufka ekmek yapılır. Tophane su kabağı süslemeleriyle de ünlüdür. Tophanelilere göre yaz başında önce tosbağa görenler o yılı uyuşuk ve ağır, yılan görenler ise etkin ve hızlı geçirir.


          Tophane'nin geleneksel evleri 1987 yılında kültür varlığı olarak tescil edilmiş ve 1999 yılında Alanya Kalesi I. Derece Arkeolojik, Doğal, Tarihi ve Kentsel Sit Alanı Koruma Amaçlı İmar Planı kapsamına alınmıştır. Rumlardan kalan evlerin bulunduğu bölge ise, Koruma Amaçlı İmar Planı'nda kazı çalışmaları yapıldıktan sonra planlama getirilecek alan olarak gösterilmiştir. Alanya Kalesi 2001 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesine geçici aday olarak girmiştir. Alanya Belediyesi, Alanya Ticaret ve Sanayi Odası, Alanya Turistik İşletmeciler Derneği, Alanya Turizm ve Tanıtma Vakfı ile Yıldız Teknik Üniversitesi arasında imzalanıp, 2002 yılında uygulamaya konan Alanya Gelişim Projesi'nde Tophane Mahallesi restorasyonunun, Turizm Bakanlığının desteğiyle ve 300 yataklı pansiyon mahalle olarak gerçekleştirilebileceği belirtilmiştir. 2014 yılı verilerine göre Alanya Kalesi, yaklaşık 372 bin kişiyle Türkiye'nin en çok ziyaret edilen 10 ören yeri arasında bulunuyor. Selçuklu Tersanesi ile Kızılkule'nin yıllık ziyaretçi sayısı yüz bini geçiyor. Tophane ise yıllardır konut, miras, geçim, ulaşım, güvenlik ve çevre sorunlarıyla uğraşıyor. Bugün yaklaşık 300 kişinin yaşadığı Tophane'de nüfusun çoğunluğunu dar gelirli aileler oluşturuyor. Mahallelinin oturduğu evlerin hiçbiri restore edilmiş değil ve çeşitli nedenlerle bir bir satılıyor ya da terk ediliyor. Evleri satın alanların çoğu mahalle kültürünü bilmiyor ve çevreyi tanımıyor. Evleri satın alanlar arasında, yabancı uyruklular da bulunuyor. Satılan evler, yılın belli dönemlerinde ya kapalı kalıyor ya da yıkık durumda, bir yatırım aracı olarak bekletiliyor. Yıkık evler güvenlik ve çevre sorunu oluşturuyor. Her şeyden önemlisi, Tophaneli çocukların sayısı günden güne azalıyor. Mahallenin eski delikanlılarından olan Süleyman Kaptan (Süleyman Çekin), ölünceye kadar Tophane'de yaşadı. Kaptan'ın kendisi gibi denizcilikle uğraşan oğlu Kadir Çekin ve adını taşıyan torunu, Tophane'de yaşamaya devam ediyor. Babası mahallenin eski muhtarlarından olan Arap Süllü (Süleyman Mergen), miras sorunu nedeniyle evini satmak zorunda kaldı. Arap Süllü'nün satılan evi, beş-altı yıldır ışıkları sönmüş halde ve restore edilmeden, öylece duruyor. Her zaman cebinde taşıdığı şeker ve sakızları ikram etmesiyle tanınan Ahmet Amca (Ahmet Şen) ise, doğup büyüdüğü Tophane girişindeki evinde yaşamayı sürdürüyor.   



          Tophane evlerinin kültür varlığı olarak tescil edilmesinin üzerinden tam 28 yıl, koruma amaçlı imar planının onanmasının üzerinden ise 15 yıl geçmiş olmasına rağmen, Tophane Mahallesi'nin restorasyonu bugüne kadar gerçekleştirilememiştir. Bu süreçte mahallelinin varlığı göz ardı edilmiş, Alanya insanına ve kültürüne sahip çıkılmamış ve bu nedenle, bazı evler satılmış veya terk edilmiş ve yabancılaşma başlamıştır. İş işten geçmiş değildir. Tophane'deki tarihi çevre ve kültürel değerler, ancak mahallelinin yaşam standartları iyileştirilerek korunabilir. Bunun için, Tophane Mahallesi'nin restorasyonu bütün olarak ve olabildiğince hızlı gerçekleştirilmelidir. Mevcut yerleşim alanındaki evler kamu-özel sektör ve çeşitli fonlardan elde edilecek hibe ve benzeri kredilerle restore edilebilir ve diğer varislerin hakları ödenmek şartıyla, içinde yaşayanlara ya da yaşamak isteyen varislere sunulabilir. Rumlardan kalan yıkık evler ise, çok seçenekli bir ulaşım altyapısıyla birlikte ve aynı yöntemle restore edilerek, yerel kültürün yaşatılması bakımından Tophanelilere verilebilir.

http://sinanseydiogullari.blogspot.com/2015/12/isklar-sonerken-ve-yabanclasrken.html

 

28 Ağustos 2024 Çarşamba

Kur'an'ın Din Tipolojisi Prof. Dr. Niyazi KAHVECİ

 

Kur'an'ın Din Tipolojisi Prof. Dr. Niyazi KAHVECİ

9 Şubat 2018 - Kategori: Felsefi ve Bilimsel Analiz

“Dinadamı ile ibadet yaptırdığı sürece Diyanet, şeyhlere insan kaynağı yetiştirecektir.”

“Bugün Türkiye’de dine, alim değil, avam egemendir.”




KURAN’IN DİN TİPOLOJİSİ

“Serseme çevrilmiş özneleri aydınlatmak için gerekli olan tek şey, gerçekliği anlama biçimlerinin nasıl çarpıtılmış olduğunu onlara göstermektir.” Zizek

 

Akıl çapının binlerce yıllık gelişmesinin sonucu olarak insanlık, 18. asırdan sonra her alanda tamamen yeni faza geçmiştir. Bu gerçek ve insanlığın ilerlemeci olduğu gerçeği varken eski anlayışlarla çağımızda ve bundan sonra varlığı sürdürmek imkansızdır. Bu nedenle çağımızın konseptlerini bir bütün olarak öğrenmek şarttır. Çünkü çağımızın konseptleri belli bir fikir temeli üzerinde birbirleriyle bütüncül tutarlılık arz ederler. Dolayısıyla bu bütünü anlamak gerekir. Bu değişimlerden dinler de payını almıştır. Çağımızda, diğer gelişmelerle tutarlı bir şekilde yeni din tipi üretilmiştir. Bu dinin adı kişisel dindir.

 

Bu yazımızda Kuran’ın din tipinin ne olduğunu tespit etmeye çalışacağız. Fakat bunu anlayabilmek için geleneksel ve çağdaş din tipinin ne olduğunu özetlemek gerekir.

 

GELENEKSEL DİN TİPİ

KURUMSAL DİN (INSTITUTIONAL RELIGION)

Sosyal Antropolojinin tespitine göre kurumsal din sistemi ilk olarak MÖ. üç binlerde Sümerlerle başlamıştır. Dinin kurumsallaştırılması toplumu organize ederek kullanmak ve sömürmek düşüncesi üzerine kuruludur. Nitekim Sümer din adamları dini kurumsallaştırmış ve toplu işler yaptırarak toplumu kullanmışlardır. Fakat bu kullanma sosyal, ekonomik hatta bilimsel sistemler üretilmesine yaramıştır. Organize ve kurumsal dinler geleneksel din sistemidir. Bu sistem, krallıkla birlikte var olmuştur. Bu sistem, beş bin yıl sürmüş ve çağımız insan düşünme düzeyiyle aşılmıştır.

 

“Kurumsal dinler, tanrıcık krallar üretirler.”

 

Kurumsal Dinin Unsurları

Kurumsal dinin iki unsuru vardır: Biri, dinin belli bir kurum tarafından tekdüze belirlenmesidir.  Diğeri ise, bir din organizasyonunun bulunmasıdır. Bu organizasyon; dinin ritüellerini dinadamı yönetiminde, mabette ve toplu ayinlerle uygular. Kurumsal din, bir bakıma sivil değil, resmi dindir. Resmi organize din sisteminin bulunduğu yerde özel din organizasyonlarının varlığı kaçınılmazdır.

 

ÇAĞDAŞ DİN TİPİ

Kişisel Din

Kurumsal dinin alternatifi kişisel dindir. Çağımızda din, artık kişisel olmuştur. İnsanlığın, kurumsal dini aşıp kişisel dine geçmesi, Protestanlık hareketiyle başarılmıştır.

 

Protestanlık

Protestanlık; 16. yüzyılda filozoflar Martin Luther ve Jean Calvin’in öncülüğünde başlamıştır. Sonucunu Batı’da 18. asırdan itibaren ruhban sınıfı karşıtlığı (anti-klerikalizm) hareketi ile doğurmuştur. Katolik Kilisesi kurumunu ve başdinadamı Papa’nın otoritesini yok etmek için girişilen bir harekettir. Yerleşmiş dini protesto etmişlerdir. Protestanlık, dini temelde kişisel akli yani zihinsel bir mesele olarak görür. Dini, kişisel düzeyde yaşamadır. Kişilerin, papazlara ihtiyaç duymaksızın kendi başlarına dini yaşamaları ve tanrılarıyla doğrudan bağ kurmaları hareketidir. Din adamlığını ve Tanrı aracılığını ortadan kaldırır. Protestanlık bir özcülük hareketidir. Özcü din, religiare yani Tanrı ile kişisel bağ kurmaktır.

 

KURAN’IN DİN TİPOLOJİSİ

Din Fenomenolojisi

Kuran’ın din tipinin çağımıza uyumlu olup olmadığını tespit etmeye çalışacağız. Tespitimizi din fenomenolojisi felsefesini kullanarak yapacağız. Din fenomenolojisinin amacı; dinin tabiatını anlamaktır. Bir dinin dışarı vurulan görüngülerinden ya da fenomenlerinden iç anlamına yani numenine nüfuz etmeyi ve dolayısıyla onun özünü kavramayı ifade eder.

 

Dinadamı Kurumu

Organize ve kurumsal dinin olmazsa olmaz şartı, dini ve ibadetleri tanrı aracılısı olan dinadamının yönetmesidir.  Kuran, kurumsal dini yıkmaya önce Semitik kurumsal dinlerde bulunan dinadamlığını kaldırmakla başlamıştır. Kuran’ın bunu kaldırmasının bir nedeni onun, Allah’ın sistemi olmamasıdır: “Onların arkasından da Meryem oğlu İsa’yı gönderdik, ona İncil’i verdik ve kendisine uyanların kalplerine şefkat ve merhamet duygusu koyduk. İcat ettikleri ruhbanlığa gelince; biz onu onlara farz kılmamıştık. Allah’ın rızasını kazanmak için onu kendileri icat etmişlerdi. Fakat ona da gereği gibi uymadılar. Biz de içlerinden iman edenlere ücretlerini verdik. Fakat onlardan birçoğu da fasık kimselerdir.” Hadid, 27. Bir diğer nedeni, dinadamlarının dini, kişisel çıkarlarına alet ederek halkı sömürmeleridir: “Ey iman edenler! Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını haksız yollarla yiyorlar ve Allah’ın yolundan alıkoyuyorlar. Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele.” Tevbe, 34.

 

DİNADAMININ YETKİLERİ

Vaftiz ve Aforoz

Dinadamının yetkilerinden biri kişileri dine almak ve dinden çıkarmaktır. Hıristiyanlık ve Yahudilikte dine girmek kişinin iradesi ile gerçekleşmez. Bireysel iman ancak dinî otoritenin onayı ile meşruluk kazanır. Papaz vaftiz yaparak onay vermeden Hristiyanlığa girilemez. Bu dinlerde yetkili dini şahsiyetler veya meclisler, kişi istemese dahi, ona dinden atma cezası olan aforoz uygular. Yahudilikte de “herem” adı verilen sistemle kişi, cemaatten ihraç edilir.

 

Kuran, dine girmek ve dinden çıkarmak yetkisini, peygamber dahil hiç kimseye vermemiştir. İman etmek ve imandan dönmek tamamen kişinin özgür iradesine bırakılmıştır. Bu nedenle inanma ve dinden çıkma ayetleri, doğrudan kişilerin kendilerine hitap ederler.

 

Günah Çıkarmak

Hristiyanlık’ta dinadamının, günahkarların günahlarını çıkarma yetkisi vardır. Kuran Peygamber dahil hiç kimseye başkasının günahını çıkarma ve bağışlama yetkisi vermemiştir. Kişi, kendisi tövbe ederek günahlarının Allah tarafından bağışlanmasını talep eder. Tövbe etme ile ilgili ayetler, bireyin kendisine hitap ederler.

 

İbadetleri Yönetmek

Dinadamlarının icra ettikleri görevlerden bir diğeri, insanların ibadetlerini yönetmektir. Kuran bu konuda da dinadamlığı sınıfını kaldırır. Bütün ibadetlerin kişiler tarafından ifa edilmelerini ister. Mesela namaz adı verilen “salat” ibadetini, kişilere hitap ederek, “ifa edin” diyor, dinadamının önderliğinde ifa edin demiyor. Namazları Peygamberin kendisi kıldırmasına rağmen, imamın arkasında namaz kılmayı farz yapmamıştır.

 

Peygamber, kendisi kıldırmasına ve hutbeyi okumasına rağmen Cumayı dahi kendi yönetiminde ifa etmeyi farz yapmadı. Kurbanları din adamlarının nezaretinde kesin demiyor, kendiniz kesin diyor. Haccın ifasını kişilere bırakıyor, din adamı nezaretinde ifa edin demiyor.

 

Dinadamlığı sınıfını kaldırmak demek, Allah ile insan arasında aracısız bir din getirmek demektir. Kişinin tanrısıyla doğrudan bağ kurmasını istemektir. Kuran, dinin dinadamlığı ya da ruhban sınıfının egemenliğinde olmadığı, ritüellerin onların yönetiminde yapılmadığı bir din inşa etmektedir.

 

Üfürükçü, büyücü, kahin, rahip, veli ve şeyh gibi Tanrı aracısı dini otorite tipolojileri üretmek ilkel insanın bir işlevi idi. Kuran aklı, bunları irrasyonel gördüğünden peygamberini dahi dini otorite yapmak istemez. Peygamberin kendisi dahi dinadamı sıfatını almak istememiştir.

 

Mabet

Tanrı’yı Bir Mekana İndirgemek

Organize ve kurumsal dinin olmazsa olmaz şartı, ibadetlerin ifa edildiği mabetlerin varlığıdır. İbadeti mabette yapmak, evrensel olan Tanrı’yı dünyasal küçücük bir mekana indirgemektir ki bu durum, bir teolojik aporiya (çıkmaz)dır.

 

Mabet yapmak Yahudilik ve Hristiyanlığın emridir. Kuran, ibadet yapılan yer anlamına gelen “mabet” ve insanları toplayan yer anlamındaki “cami” kelimelerini kullanmaz. Sadece Allah’a secde edilen yer anlamındaki “mescit” kavramını kullanır. Fakat “mescit inşa edin” şeklinde emir içeren bir tane dahi ayet yoktur. Peygamber dahi kendi döneminde sadece bir tane mescit inşa etmiştir. Bu mescidi, ibadet yapmak yeri değil, toplumunu oluşturma, öğretme, yönetme merkezi ve kendi evi olarak inşa etmiştir.

 

“Kuran, mabetçi ve tapınak din tipine karşıdır.”

 

Bu açılardan bakınca; “İlk dinsel Protestanlık hareketi, Kuran’dır.”

 

Laik Peygamber

Sistemleri değiştirmek için, sistemi bilmek ama sistemin içinden gelmemiş ve sistemle formatlanmamış olmak gerekir. Nitekim Protestanlığı, dinadamları değil, filozoflar üretmişlerdir. Kuran’ın da bu Protestanlık hareketini doğurmasının en önemli nedeni, ayetlerin söylediğine göre; peygamberinin müesses kurumsal dinin dışından gelmesidir. Peygamber, değiştirmek istediği din tipinin bir dinadamı hatta mensubu değildi, yani laik bir kişi idi. Kuran, Hz. peygamberin bu durumunu belirtmek için şöyle der: “İşte sana da, emrimizle, bir ruh vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu, kullarımızdan dilediğimizi, kendisiyle doğru yola eriştireceğimiz bir nur yaptık.” Şura, 52. “Seni dalalette bulup hidayete erdirdi.” Duha, 6. Kuran’ın din tipine bakıldığında hidayetin, kurumsal olmayan din olduğu ortaya çıkmaktadır.

 

“Hz. Muhammed’in en büyük başarısı, laik bir kişi olarak, dinsel bir makam olan peygamberliği elde etmesidir.”

 

TÜRKİYE’NİN DİN TİPİ

Oksimoron, Antinomik

Türkiye, yazılı yasalarda çağdaşlık ve uygulamada geleneksel çağdışılıktan oluşan bir oksimoron ve antinomik karma din tipine sahiptir. Böylece yasalarında dini kişisel bir mesele almasına rağmen kurumsal din uygulamaktadır. Bu din tipi, Kuran’ınkine zıttır.

 

Türkiye bugün, Kuran’ın beş yüz yıl önce ve Protestanlığın çağımızda kaldırdığı Ortodoksluğun ve Katolikliğin kurumsal din anlayışındadır. Her tarafı mabetle ve bu mabetleri din adamlarıyla doldurmaktadır. İslam’ı, Yahudileştirme ve Hristiyanlaştırmaktadır.

 

Dinadamlığı üretmek demek, peygamber replikası üretmek demektir. Çünkü başkalarına ibadet önderliğini sadece peygamber yapabilir. Peygamberden başkası bu göreve hangi cesaretle ve yetkiyle soyunabilir? Dinadamlığının ürettiği peygamber replikalığı, peygamber fotokopisi olan şeyhleri üretecektir.

 

“Dinadamı üretmek, peygamber replikası üretme teşebbüsüdür.”

 

Kuran’dan mesnet bulunamadığı için mabet ve dinadamlığı konularında bir sürü hadis üretilmiştir. Hadis Usulüne göre; Kuran’da bulunmayan bir konu ile ilgili bütün hadisler uydurma olmak zorundadır. Peki insanlar neden Kuran’a değil de hadislere itibar ederler? Menfaatlerine geldiği ve dini sömürmek içindir. İnsanlar önce menfaatlerine uygun olan konuyu üretirler sonra ona dinden mesnet uydururlar. Menfaatlerine gelmeyen ne Kuran ayeti ne de Peygamber hadisini dinlerler. Kendilerini dine değil, dini kendilerine uydururlar.

 

“Kendilerini dine değil, dini kendilerine uyduranlar, dindar değil, dinsel kişilerdir.”

“Dinsel kişi, yedi kocalı Hürmüz karakterinde olur.”

Türkiye bugün, Kuran’da bulunmayan, daha sonraları gelip Müslüman olan ama Kuran’ın akıl çapına ulaşamayanların, ortaçağdaki Yahudilik ve Hristiyanlığın uygulamalarına öykünerek ürettikleri din tipini uygulamaktadır. Din görevlisi adı altında dinadamı sınıfı üretmiştir. Üstelik onu toplumdan kaportasal ayrıştırmak amacıyla ona “sünnet düğünü” kostümüne benzeyen şatafatlı üniforma uydurmuştur. Günümüz Yahudiliği ve Hristiyanlığı, bu uygulamaları teoloji çöplüğüne atmıştır. Türkiye, bu haliyle insanlığın çizgisini binlerce yıl geriden izlediğini göstermektedir.

 

“Türkiye bugün, insanlığın çağımızda teoloji çöplüğüne attığı teolojik malzeme ile dinini anlamakta ve yaşamaktadır.”

 

Türkiye’de İlahiyat

Türkiye’de ilahiyat profesörü dinadamlığı yapmaktadır. Profesörler VİP cenaze imamlığı yapıyorlar, hac ve umre turları düzenliyorlar. Tanrıyı ve dini, insanlığın çağımızın ulaştığı düşünsel düzeyde değil, avam düzeyiyle algılıyorlar. Şu anda Türkiye’nin avam düzeyini kafa düzeyine çıkarmakla sorumlu ilahiyat profesörlüğü, bu sorumluluğunu ifa edememeyi, dini, avam düzeyinde, ağızla ifa edilen “oral terennümler” yaparak örtbas ediyor. Halbuki onun görevi, “moral teoriler” üreterek avam düzeyini çağdaşlaştırmaktır.

 

“Dinsel toplumları çağdaşlaştıranlar, mevcut din anlayışını aşmış din alimleridir.”

 

İlahiyat akademiyası teolojik teorisyenlik yapması gerekirken, din pratisyenliği ve teknisyenliği yapmaktadır.  Ortaya bir tane özgün düşünsel teolojik kuram koyamıyor. Avam düzeyinin peşinden gidiyor. Ülkedeki elli yıllık ilahiyat eğitimi onu, avam din düzeyinden ileri götüremiyor. Bu konunun zerinde durulmalıdır.

 

“Bugün Türkiye’de dine, alim değil, avam egemendir.”

 

SONUÇ

Sistem

Sistemde parça-bütün ilişkisi vardır. Bütün olan üst sistemi, parçalar olan alt sistemler oluşturur. Parçaların durumu bütünü etkileyecektir. Alt sistemlerin birindeki bir parçanın değişimi, o alt sistemi bütünüyle değiştirir. Bir alt sistemin değişmesi, diğer alt sistemleri ve neticede üst sistemi değiştirir. Şimdi Türkiye, bütün alt ve üst sistemleri çağımıza göre değişmiş olmasına rağmen hala din gibi bazı alt sistemleri eski halinde sürdürmeye çalışmaktadır. Bu durum çelişki (antinomi)yi ve açmaz (aporia)ı doğurmaktadır.

 

Dinadamlığı ve Şeyhlik

İnsanlara din diye aşılanan ruhsal Tanrısallığı dinadamları karşılayamaz. Çünkü dini önderlerin majik ve dini güçlere sahip olmaları gerektiğine inanılır. Dinadamının ya da din görevlisinin böyle güçleri yoktur. Dolayısıyla geleneksel dinadamlığına alıştırılan insanlar, bu majik güçlere sahip karizmatik kişiler (homo religious) ararlar. Bu kişiler, şeyhlerden başkası olamayacaktır. Nitekim Türkiye’de dinadamlığı sistemine geçildikten sonra şeyhlik artmıştır.

 

“Dinadamı ile ibadet yaptırdığı sürece Diyanet, şeyhlere insan kaynağı yetiştirecektir.”

 

Toplumların, dinsel karizmatik kişilikler aramalarının nedeni, felsefi ve bilimsel karizmatik şahsiyetler üretememeleridir. Toplumlar, her zaman karizmatik öncülere ihtiyaç duyarlar. Şeyhliği önlemenin tek yolu, dinadamlığı sistemini kaldırmak ve kişiyi, birey olup Tanrısıyla kendi başına bağ kurabilmesini sağlayacak düşünsel düzeye ulaştırmaktır. Toplumsal akıl çapı geleneksel düşük rem ve bit ölçüsünde bırakıldığı sürece, şeyhlik önlenemeyecektir.

 

“Şeyhliği önlemenin tek yolu, toplumsal aklın çapını çağdaş güncelleştirmektir.”

 

İnsanlık tarihinde dinadamlığı ve şeyhlik, insanın, “birey” olmadığı devirlerde üretilmiştir. Çağımızda insanlık birey aşamasına geçince bunları sonlandırmıştır.

 

Dinadamlığının Demokrasiye Kötülüğü

Dinadamlığının en büyük kötülüğü, Tanrısıyla bağ kurmasında kişiye hiç öznelik bırakmayacak ölçüde kişinin öznel dünyasına tecavüz etmesidir. Dinadamının önderliğinde ibadet yapması durumda ibadet yapan kişinin ne bireyliği ne de özneliği kalır ve o, merkezsiz simgesel otomat bir varlık olur ve o gerçek değil, simgesel ibadet yapar. Fakat Tanrılar, özne olmayan insanların ibadetlerine değer vermezler. Kişisel özneliğe dayalı olan demokrasiye doğuracağı en kötü sonuç, öznelleşmeyen insanlar nedeniyle onun uygulanamamasıdır.

 

“Kuran; hukuku dayatır, ahlakı tavsiye eder, dini kişilere bırakır.”

 

Çağdaş Din ve Atatürk

Çağımız İslam dünyasında çağdaş din anlayışına geçiş teşebbüsünü yapan ilk kişi Atatürk’tür. Bu nedenle çağımızda Müslümanların, çağdaş insanlık çizgisinde var olduklarını gösterebilecekleri tek aktör Atatürk’tür. Onun, kurumsal din örgütü olarak görülen Diyanet teşkilatını kurması, kurumsal din tipine inandığından değil, bir “sosyolojik gerçeklik” olarak toplumsal yapının gerektirmesi nedeniyledir.

 

“Dinsel toplumlarda yöneticiler, dinin kurumsal olmasını severler.”

 

Kuran’ın din tipi çağımıza uyumludur. Onu çağdışı uygulanmasındaki sorun, Kuran’da değil, onu algılayanlarının akıl çapının çağımız öncesi ölçekte kalmasındadır.

 

“İnançlar, hakikat düşmanları olarak, yalanlardan daha tehlikelidir.” Nietzche