22 Aralık 2024 Pazar

Diyarbakır Eskiden Beri Bir Türkmen Şehridir Senem ÖZDOĞAN

 

Diyarbakır Eskiden Beri Bir Türkmen Şehridir   Senem ÖZDOĞAN

 


            Günümüzde Diyarbakır ve çevresi için yapılan karalamaların aslında belgelere dayanarak gerçek olmadığı ve Diyarbakır‘ın eskiden beri bir Türkmen şehri olduğu ortaya konulmaktadır.



               M.Ö 6000 yıllarında Orta Asya’dan göç eden Sümer Türkleri, Anadolu’ya geldikleri zaman Fırat ve Dicle nehirlerinin yukarı kesimlerine yerleşmişlerdir. Bu göçler, uzun yıllar devam etmiş ve Sümer Türkleriyle soydaş olan, Subârtu adıyla tanınan Hurrîler, bölgeye yerleşmişlerdir (Balin, 1970: 6). Bu dönem itibariyle, şehir “Amid, Amidâ, Amide, Kara Amid, Kara Hamid, Diyar-ı Bekr ve Diyarbakır” adları ile günümüze ulaşmıştır.

         Diyarbakır’ın Orta Asya’dan gelen Sûbari Türkleriyle iskân hareketi, Sümer ve Akâdlar (M.Ö.2750–2725), Hurrîler-Mitânniler (M.Ö.2725–1260), Asurlular (M.Ö.1260–1190), Kumruklar (M.Ö. 1190–1116), M.Ö 116 ile M.Ö. 653’e kadar Arami, Bit-Zamanî, Asurlu ve Urartulu’lar arasında el değiştirmiş; Saka- İskit Türklerinin buraya inmesi ve yerleşmesinden (M.Ö. 653–625) sonra Medler, Persler, Makedonyalılar, Selevkoslar, Büyük Tiğran Kralları ve Romalılar arasında el değiştirmiştir. M.Ö 69’da bölgeye hâkim olan Romalılar idaresindeyken, Part’lar, Sasanlılar arasındaki el değiştirmeler devam etmiş, M.S 395’den itibaren Doğu Roma hâkimiyetinin başladığı bölgede Akhunlar görülmeye başlanmıştır (Cantay, 2004: 27).

             Kafkaslar yoluyla Anadolu’ya akınlar düzenleyen Hunlar, muhtelif istikamette ilerleyerek M.S 363–373 yılları arasında Urfa ve Diyarbakır’a yerleşmişlerdir. Bu dönemden itibaren bölgede Türkleşme özellikleri görülmüş ve Hunlar bulundukları yerlere örf ve adetlerini taşımışlardır (Kafesoğlu, 2000: 57). Akhunların bulundukları bölge, daha sonraki dönemlerde İran’daki devletlerin akınlarıyla karşılaşmışlarsa da M.S 639 yılında bölgenin büyük kısmı ve Diyarbakır, Mardin, Urfa gibi şehirler Arap Müslümanlarının eline geçmiştir (Cantay, 2004: 28). Bu devirden sonra, Diyarbakır sırasıyla, Emevîler, Abbasiler, Şeyh Oğulları, Hamdaniler, Bûveyh Oğulları ve Mervân Oğulları Devletlerinin eline geçmiştir. Bu devletler sayesinde İslamiyetle tanışan Diyarbakır’da günümüze ulaşan pek çok eser yer almaktadır (Yılmazçelik, 1995: 4). Bu eserlerden en önemlisi Sant-Tomar kilisesinin camiye çevrilmesi ve “Ulu Cami” adını almasıdır. Diyarbakır, Mervan Oğulları Devleti döneminde imar, ziraat, eğitim, sanat hatta sağlık hizmetlerinde ilerleme kaydetmiştir. Ayrıca bu dönemde çok sayıda medrese, cami, hamam, kervansaray, köprü ve hastahaneler yapılmıştır. Bu eserlerden bazıları günümüze ulaşan yapılar arasında yer almaktadır (Ünalan, 2004: 186).

       Selçuklu ve Artuklu dönemlerine kadar, Diyarbakır’da hâkimiyeti sürdüren devlet, Mervân Oğulları olmuştur. Selçuklu Devletinin 1085–1093 yıllarında şehirdeki hâkimiyetlerine kadar bölgeye sık sık Oğuz akınları başlamıştır. Türklerin Anadolu’ya ilk geliş tarihi sayılan Selçuklu devrinden önce de Diyarbakır’a akınlar başlamış, nitekim bu dönemde Türkmen akınları yoğunlaşmıştır. Şehire yerleştirilen Anası-Oğlu ve Bûka Beyleri, günümüzde hala var olan Türklerin ataları sayılmaktadır. Selçuklu sultanı Alp Arslan döneminde yapılan 1071 Malazgird Savaşı ile Anadolu ve Suriye toprakları kalıcı Türkmen yerleşmesiyle Bizans’a karşı büyük bir güç oluşturmuştur (Cantay, 2004: 27).

              Büyük Selçuklu devrinde Diyarbakır surları, onarılarak Mardin Kapı, Yedi Kardeş Burcu, Nur ve Yeni Kapı Burcu inşa edilmiştir (Tuncer, 1996: 66–67).

         Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri içerisinde yer alan diğer şehirler gibi, Diyarbakır’da Büyük Selçuklu hâkimiyeti ile Osmanlı hâkimiyeti arasındaki dönemde, İnal Oğulları (1097–1142), Nisan Oğulları (1142–118), Hasan Keyf Artukluları (1183–1232), Eyyûbi Devleti, Anadolu Selçukluları (1240–1302) ve Mardin Artukluları (1302–1394) hâkimiyetlerinin dışında ayrıca İlhanlılar, Çobanîler ve Celayirlilerin istilasına uğramış ve son olarak da Timur’un işgali sırasında (1394–1401) büyük tahribe uğramıştır. 

           Diyarbakır’da hâkimiyet kuran devletler değişse de Türkmen nüfusu değişmeyen şehir bir süre sonra, Akkoyunlu Türkmen Devletinin hâkimiyetine alınmıştır. Bu dönemde Diyarbakır’ın günümüzde de hala kullanılan camileri “Sefa Cami, Nebi Cami, Dört Ayaklı Minare, Semaniye Köşkü“ inşa edilmiştir. Şah İsmail döneminde Safevî idaresine giren Diyarbakır, Osmanlı Devleti ve Safevîler arasında yapılan Çaldıran Savaşı sonucunda Osmanlı hâkimiyetine alınmıştır. 10 Eylül 1515 tarihinde Bıyıklı Mehmet Paşa şehre beylerbeyi olarak tayin edilmiştir. Osmanlı döneminde ticari yolların kesiştiği bir noktada yer alan şehire sürekli olarak Türkmen yerleşimleri devam etmiştir (Cantay, 2004: 28).

        Diyarbakır’da yer alan Türkmen unsurlarına Boz-Ulus Türkmenleri adı verilmiştir. Boz-Ulus içerisinde yer alan aşiretlerden bir kısmı konar-göçerliği terk etmeleri için Orta Anadolu’ya göçe zorlanmışlardır. Kalanların bir kısmı Rakka sınırındaki Beliç Nehri tarafına gönderilirken, geri kalanları da Diyarbakır ve çevresinde kalarak Türkmen soyunu devam ettirmişlerdir.

           İnsanoğlunun yeryüzünde görülmesi jeoloji devirlerinin sonuncusu olan Anthopozoik (Dördüncü zaman) çağına rastlamaktadır. Bu zamanda bölgemizde insanoğlunun varlığına rastlanmaktadır. Fakat kısa bir süre sonra, Akdeniz ülkelerindeki uzun başlı (Dolikosefal) tipteki orta boylu insanların, ilk defa olarak Suriye üzerinden Dicle – Fırat boylarını takip ederek Anadolu içlerine geldikleri bilinmektedir (Diyarbakır Yıllığı, 1972:4). Yapılan kazılar sonucunda Anadolu’nun ilk sakinlerinin, Paleolitik (Eski Taş Devri) ve Mezolitik (Orta Taş Devri) çağlarda yaşamlarını avcılık – toplayıcılık ile sürdüren tüketici insan toplulukları olduğu ortaya çıkmıştır. Bu insan toplulukları mağaralarda ve kaya sığınaklarında göç ederek yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Bu dönemde, Diyarbakır ve çevresindeki mağaraların bazıları şunlardır; Eğil mağaraları, Diyarbakır’daki Malikli ve Hilar mağaraları, Silvan’da Hasuni mağaraları, Dicle Nehri kolları üzerinde bulunan birçok mağara (Soyukaya, 1999: 27; Diyarbakır Yıllığı, 1973: 4). 

         İnsanların üretime geçmesi ile ilk yerleşik köy toplumları oluşmaya başlamıştır. Bu tarımcı köy topluluklarının en güzel örneği, Diyarbakır’ın Ergani ilçesi yakınlarındaki Çayönü Tepesi’dir. Çayönü, günümüzden 10.000 yıl önceye dayanan tarihiyle sadece bölgenin değil, uygarlık tarihimizde de önemli bir yer tutmaktadır (Tekin, 1997: 13). 

      Güneydoğu Anadolu bölgesinde ayrıca Prehistorik döneme ait birçok yerleşim yeri de tespit edilmiştir. Bu döneme ait yerleşim yerleri arasında Diyarbakır çevresinde bulunan Pir Hüseyin, Tilalo, Tavşan tepe, Kefercin, Tel-Hum höyükleri önemli yer tutmaktadır. Ayrıca Tilalo höyüğünde bakır çağından kalma balta ve gürzü gibi buluntulara, Hilâr köyü yakınlarındaki mağaralarda ise Kalkolitik, Bakır veya Tunç çağı yerleşim tabakalarına rastlanmıştır (Cantay, 2004:25; Beysanoğlu, 2003: 49–50). Diyarbakır ili, tarih öncesi döneme ait hareketliliğini yazının bulunmasıyla devam ettirmiştir. Şehrin bulunduğu Dicle boylarına yerleşen ilk kavimler M.Ö. 3500 yılında, Orta Asya’dan gelen Sümer Türklerinin soydaşı savaşçı oymaklar, Subârtulardır.

 

Şehrin adı yazılı kaynaklarda ilk olarak M.Ö 1260 yılında Asur hükümdarı I.Salmanasar tarafından kullanılan Asur hükümdarlık kılıç kabzalarında çivi yazısı şeklinde ‘AMİDÎ’ ismiyle geçmektedir (Kırzıoğlu, 1962: 15; Göyünç, 1994: 464). Ayrıca, Asur hükümdarlarından I.Tiglatpalasar’ın M.Ö.1116 yılındaki fetihleri sonucunda Asur yıllıklarında M.Ö. 800, 762, 725 ve 705 yıllarındaki bölge valileri de, ‘Amidi Valileri’ adı ile anılmıştır.


3200 yıl önceleri Asurluların Amidî ismini kullanmaları, bu ismi şehrin önceki hâkimleri olan Hurri-Mitânni devletlerinden aldıklarını göstermektedir. Orta Asyalılardan kalan bu adın bir yerli ilah-put veya boy-oymakla alakalı olduğu düşünülmektedir. Bu ismin yerli bir ilah-puta ait olduğu Orta Asya masallarında geçen Amida veya Borhan adıyla alakalı olduğu sanılmaktadır. ‘Borhan’ adlı bir tanrı hükümdarın başında bulunduğu Orta Asya’lı Boryât Türkleri içki içerken hükümdarları Borhan’ı anarak kadeh kaldırırlarmış. Borhan’ın anlamı, Türklerin Cemşidi demektir. Amida’da şarap yapılır ve çok fazla tüketilirmiş. Fakat başa geçen hükümdarlardan biri içkiyi yasaklayınca halk şarap yerine siyah üzüm suyunu kaynatarak içmeye başlamış. Bu içkinin adına da Kara-aş denilmiştir. Diyarbakır ‘da günümüzde bile bayramlarda Diyarbakır Ermenileri tarafından karaş adlı içecek yapılmaktadır. Bu efsanede Amidi adıyla ilgili ortaya atılan bir iddiadır (Kırzıoğlu, 1962: 13; Beysanoğlu, 2003: 3–4).

M.S. 305 yılında Arsaklı II. Tiridat döneminde şehirde hristiyanlığın kabulüyle şehrin adı ‘AMİD’ olarak değiştirilmiştir. Süryani eserlerde Amid veya Beşik anlamına gelen ‘O’mid’; bazı eserlerde de ‘Emit’ veya ‘Amide’ şeklinde yazıldığı görülmektedir (Türk Ansiklopedisi, 1966, C.XIII: 378).

 

Diyarbakır, tarihte iki kez Samice konuşan göçebe kavimler tarafından işgal edilmiştir. M.Ö. bir Arab kabilesi olan Aramianlarca ve müslümanlık döneminde de Banu Bakr’lular tarafından işgal edilmiştir. Banu Bakr, şehre bu günkü adını miras olarak bırakmıştır (Akder, 1963: 122).

XVI. yüzyıldan itibaren eserlerde ‘Kara-Amid’ olarak geçen şehrin adı Arap kaynaklarında ‘Amid-i Sevda’ olarak yazılmıştır. Timur’un savaşlarını anlatan zafernamelerde şehrin adı ‘Karaca Kale’ ve ‘Kara Kale’ diye de anılmıştır (Beysanoğlu, 2003:4). Bir başka görüşe göre de; Orta Asya’dan göç edip buralara yerleşen Türkler, madencilikle uğraşmış olduklarından bu bölgeye de bakır ve özellikle maden anlamına gelen ‘Amidağ’ adı verilmiştir. Amidağ adı zaman zaman ‘Amid’, ‘Amat’ ve ‘Kara Hamat’ olarak da kullanılmıştır. Türk göçebelerinin kışlağı konumundaki şehre kışlak merkez anlamına gelen Türkçe ‘Kara-Amid’ veya ‘Kara-Hamid’ adı da verilmiş ve bu ad XVII. yüzyıla kadar kullanılmıştır (Balin, 1970:6). Kara Amid adıyla anılan şehrin daha sonraki ismi ise Müslüman Arapların bölgeyi fethettikten sonra Rebia Araplarının iki büyük kabilesinden biri olan ve Dicle nehri kenarında yaşayan Bekir bin Vaîl kabilesinin Abbasiler döneminde yayıldığı topraklara verilen isme yani ‘Diyar-ı Bekr’ veya ‘Diyar Bekr’ adına dayanır. Bu ismin ne zaman kullanılmaya başlandığı bilinmemektedir ama XVIII. yüzyıldan itibaren kaynaklarda geçtiği tespit edilmiştir (Göyünç, 1994: 464–465; Türk Ansiklopedisi, 1966: 378).


6 Aralık 2024 Cuma

Atatürk ve Bilim, Eğitim Dili Türkçe Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu

 

Atatürk ve Bilim, Eğitim Dili Türkçe

                                                                                                  Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu

 

Atatürk "Türk"ü Türkçe ile tanımlamıştır. Onun için de Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı'ndan sonraki temel davası Türkçeyi, dolayısıyla Türk kültür ve kimliğini yabancı boyunduruklardan korumak, bunun için de eğitimi her düzeyde Türkçe ile yapmak, halkın yabancı dille, (yani yabancı misyoner türü) eğitime özenmesini önleyecek tedbirler almak olmuştur. Bakınız Atatürk bu konularda neler diyor:

"Türk demek Türkçe demektir, ne mutlu Türküm diyene" (meğer meşhur sözün birinci kısmı da varmış!).

"Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması, millî hissin gelişmesinde başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir, yeter ki bu dil şuurla işlensin. ...Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır" (ve tabiî korumalı).

"Kat'î olarak bilinmelidir ki Türk milletinin millî dili ve millî benliği bütün hayatında hâkim ve esas olacaktır." [Elbette "bütün hayat"tan kasıt siyaset, hukuk, teknik, bilim, eğitim, sanat, tıp, kültür ve edebiyattır; hayatın her yüzü],

"Batı dillerinden hiçbirinden aşağı olmamak üzere, onlardaki kavramları anlatacak keskinliği, açıklığı haiz Türk bilim dili terimleri tesbit edilecektir." (Atatürk bizzat kendisi bu dava uğruna çalıştı. Bugün askerlikte olsun, matematikte olsun kullandığımız birçok terimleri Türkçenin derinliklerinden çıkarıp bize armağan etmiştir. Altmış beş yıldır bu konuda çok ilerleme kaydedilmiş, her yeni bilimsel kavram tam Türkçesiyle ifâde edilebilir konuma gelinmişken ne hikmetse şimdi bazı odaklar bu gelişmeyi ve Türkçeyi hızla yok etmekle uğraşıyor).

Daha 1924'te: "Millî eğitimin ne demek olduğunu bilmekte hiçbir tereddüt kalmamalıdır. Bir de millî eğitim esas olduktan sonra onun lisanını, usulünü, vasıtalarını da millî yapmak zarureti münakaşa edilemez."

1938'de, vefatından az önce: "Türlü bilimlere ait Türkçe terimler tesbit edilmiş, bu suretle dilimiz yabancı dillerin tesirinden kurtulma yolunda esaslı adımını atmıştır. Bu yıl okullarımızda tedrisatın Türkçe terimlerle yazılmış kitaplarla başlamış olmasını kültür hayatımız için mühim bir hâdise olarak kaydetmek isterim."

Ve nihayet Türk bilimci ve eğitimcisine şu vasiyeti: "Bakınız arkadaşlar, ben belki çok yaşamam. Fakat siz, ölene dek Türk gençliğini yetiştirecek ve Türkçenin bir kültür dili olarak gelişmeye devamı yolunda çalışacaksınız. Çünkü Türkiye ve Türklük, uygarlığa ancak bu yolla kavuşabilir." (Atatürk'ün sözlerinin kaynağı ve ilâve bilgiler için: Bkz. O. Sinanoğlu, "Atatürk ve Türk Bilim Dili", Bilim ve Teknik, sayı 59, s. 8-11, Ekim 1972).

Görülüyor ki, Atatürkçülükle, yabancı dilden eğitim, Hristiyan misyoner okulu modeli demek olan "kolej" (veya benzeri "Anadolu lisesi") yanlısı olmak kesinlikle bağdaşmaz. O halde Atatürkçülere bugün, her zamankinden çok, büyük bir görev düşüyor: Türkçe bir iki nesil sonra yok olmadan yabancı dille eğitime son verilmeli, onun yerini yabancı dil takviyeli Türkçe fen liseleri veya ülken ("süper") liseler düzeni almalı. Türkçe bilim ve teknik yayınları (telif ve tercüme, dergi ve kitaplar) Devlet ve çeşitli kuruluşlarca teşvik edilmeli.

Unutulmamalı ki, Türk devletinin birinci görevi Türk adının, kimliğinin, onun için de Türkçenin ilelebet yaşamasını sağlamaktır.