Kaşgarlı Mahmud'un Haritası
Kürtler, HOYBUN ve Kürdistan İşçi Partisi (PKK)
Sinan SEYDİOĞULLARI
İran'daki Zagros Dağları, Kaşgarlı
Mahmud (1008-1105)'un Divanı Lügat'it Türk'ünde yer alan haritada Kürt yurdu olarak anılır. Kürdistan adı ilk defa, Selçuklu Sultanı Sancar (1085-1157) döneminde Hamedan'ın
kuzeybatısında kurulan bir eyalet için kullanılmıştır. Bitlis emiri Şeref Han
Fars, Türk ve Arap hikaye, efsane ve minyatürlerin bulunduğu, 1593 tarihli
Şerefname adlı kitabında, Kürt tarihinin Selçuklularla başladığını söyler.
Kürtçe, Turani dil ailesindendir.
Kürt olarak adlandırılan
toplulukların İrani ve Turani (Türkçe) kökenli olduğu kabul edilir. Kurmançca ve Zazaca konuşan toplulukların pek çoğunun adı,
Türk oymak ve boylarından gelir. Şerefname'ye ve İbni Haldun'un Mukkadime'sine
göre Zazaların ataları Harzemlere, Kurmançların ataları ise Orta Asya'daki Guri
Türklerine dayanır. Şerefname Tunceli ve çevresindeki Alevi Kürtlerin Türkmen
kökenli, Mervanoğulları
hanedanının Araplaşmış Fars, Selahaddin Eyyubi'nin ise Farslaşmış
Türk Ogur olduğunu belirtir.
Bölgede
eskiden beri bir halk masalı olarak söylenegelen Meme Alan Destanı'nda
Mağripliler (Kuzey Afrikalılar) şehri padişahı Meme Alan ile Cizre prensesi
Zine Zedan'ın aşkı anlatılır. Keklik kılığına giren peri kızları, Zine Zedan'ı
Meme Alan'ın sarayına getirip onunla tanıştırır. İki genç birbirine aşık olur. "…Benim dediğim şuydu: Yanına bir
nedime al, çık sokağa/Çarşaf giy, beyaz alnın ve her iki güzel gözün
görünmesin/Tanınmadan gel bir tas su ver bana/Kim bilir, belki içimdeki
yangınların yetişir imdadına/Allah yazmışsa zaten olacak olan odur, dediğin
gibi, o saat/Birlikte gideriz, sen gelin olursun, bense damat..." Uyandığında
Zine Zedan'ı odasında göremeyen Meme Alan, onu bulmak için rahvan yürüyüşlü kır
atı Boze Revan ile yollara düşer. Sonuçta Meme, Zine'nin hasretine dayanamayıp
ölür. "Yiğit yiğittir, ha kadın ha
erkek." Zine de, Meme'nin mezarı başında ölür. 2656 beyitten oluşan
Mem u Zin adlı eserini, Meme Alan Destanı'ndan derleyen ve aslen Doğubeyazıtlı
olan Ahmede Hani (1651-1706) şöyle der: "Kürt'üm
ben, dağlıyım ve kenardanım."
Bugün Doğu Anadolu'daki pek çok Türkmen
yerleşimi, Kürt aşiretlerin etkisiyle Kürtçe konuşur ve kendini Kürt sayar.
Doğu Anadolu'dan Antalya'ya gelen Yeniosmanlı Yörüklerine de Kürt denir.
Oğuzların Üçok boyunun on iki oymağından biri olan ve Anadolu'da ilk önce
Batman yöresine yerleşen ve daha sonra bir kısmı bugünkü Akseki Gümüşdamla'ya
göç eden Zilanlılar, yörede Kürt olarak bilinir. Doğu Anadolu'dan gelip Alanya'ya
yerleşen ve yaylamak için Gündoğmuş Söbüçimen'e göçen Yörüklere de Kürtler
denir. Halkı Türkçe konuşan ve Yörük olan Silifke Pelitpınarı'nın eski adı
Kürtler'dir. Kahramanmaraş'ta Türkçe konuşan Kürtleravşarı ve Süsükürtleri,
Kayseri Sarız'da akraba olan Avşarsöbüçimen ve Kürtsöbüçimen yerleşmeleri
bulunur.
Safeviler üzerine sefer yapmak
için ulemadan fetvalar alan Yavuz Sultan Selim, "Ey eşek Türk" diye hitap ettiği Şah İsmail'e bir mektup
gönderip onu tövbeye davet etti. Safevi Devleti'ni kuran ve Hatayi mahlasıyla
şiirler yazan Şah İsmail cevabi mektubunda savaşmaya hazır olduğunu belirtti.
İki ordu 23 Ağustos 1514'te, Çaldıran'da karşı karşıya geldi. Ateşli silah
üstünlüğüyle Safevi ordusunu dağıtan Osmanlı ordusu Safevi başkenti Tebriz'e
girdi. Çaldıran Seferi'nden sonra Doğu Anadolu'da nüfuzunu yaygınlaştırmak
isteyen I. Selim, Heşt Behişt (Sekiz Cennet) ve Selimname adlı tarih
kitaplarının yazarı olan İdrisi Bitlisi (1452-1520)'yi, Şafii Kürt beyleri
arasında propaganda yapmak üzere görevlendirdi. Osmanlılar tarafından özel bir
statüye tabi tutulan Kürtler, kendi kabileleri üzerinde ve bölgede sancak beyi
olarak tayin edildi. 1515'te Bitlisi'nin örgütlediği Kürtler, Şii Türkmenlerle
çarpışıp onları doğuya doğru püskürttü. 40 bin civarında Alevi Türkmen
katledildi.
Mısır ordusu karşısında çaresiz
kalan Osmanlı Devleti, askeri yardım karşılığında Rusya ile 8 Temmuz 1833'te
Hünkar İskelesi Antlaşması'nı, İngiltere'yle de 16 Ağustos 1838'de, mali
ayrıcalıklar veren Baltalimanı Ticaret Antlaşması'nı imzaladı. Bu antlaşmalar
ile Osmanlı Devleti'nin dışa bağımlılığını iyice arttı. 1838 yılı sonlarında
Fransa ve diğer Avrupa ülkelerine de aynı ayrıcalıklar verildi. 1839 Tanzimat
Fermanı millet sistemini ortadan kaldırdı. Müslüman olmayan halka fazladan
haklar verildi ve azınlıklar bakan, danışman, büyükelçi, tercüman gibi yüksek
memuriyetlere getirildi. Bununla Batılı emperyalist devletler, gayrimüslimlerin
haklarını koruma ve devletin içişlerine karışma hakkını kendilerinde görmeye
başladı. Halbuki bu dönemde Rusya, İngiltere, Fransa ve sömürgelerinde, baskı
altında yaşayan milyonlarca Müslüman ve Türk bulunuyordu. Tanzimatla birlikte
aşiret ağaları, aşirete ait toprakları kendi üzerine geçirmeye başladı.
Hakkari
ve Bohtan bölgeleri arasında yaşayan Hıristiyan Nasturiler, Tanzimat sonrasında
Avrupa ve Amerika'nın yakınlığını fırsat bilerek, vergi vermez oldu. Bölgedeki
Amerikan misyonerleri okul açıyor, İngiliz misyonerleri de toplumu karıştırmak
için, Tanzimat Fermanı'nın Kürt beylerinin pabucunu dama attığını iddia
ediyordu. 1843 yılında Nasturiler Kürt aşiretlerine meydan okumaya ve
saldırmaya başladı.

Cizre mütesellimi Bedirhan Bey'in gönderdiği elçiyi kabul
etmeyen Nasturiler bölgelerinde İngiliz bayrağı açtı. Bunun üzerine 10 bin
kişilik bir güçle saldıran Bedirhan Bey, 4 bin Nasturi'yi öldürdü. Müslüman
halkı hedef alan saldırıların sürmesi üzerine Bedirhan Bey'in 1846 yılında
düzenlediği yeni seferde 20 bin Nasturi daha öldürüldü. İngiltere Kraliçesi
Victoria, Osmanlı Padişahı Abdülmecid'den Bedirhan Bey'in cezalandırılmasını
istedi. Fransızlar da onun ortadan kaldırılmasını istiyordu. Osmanlı hükümeti
1847 yılında, Bedirhan Bey üzerine bir sefer düzenledi. Cizre'de yenilen ve
1847 Ocak ayında teslim olan Bedirhan Bey
(1803-1868), ailesiyle birlikte İstanbul'a getirildi ve oradan Girit'e
sürgüne gönderildi.
Çarlık Rusya'sı ve Amerikan
kolejleri özellikle doğudaki Ermeni ve Aleviler arasında ve Kürt dili üzerine
çalışmalar yapmaya başladı. 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu sınırları
içerisinde Fransa, İngiltere, Rusya, Avusturya-Macaristan, Almanya, İtalya ve
Amerika'nın Ortodoks, Gregoryen, Katolik ve Protestan mezheplerine bağlı
Hıristiyanların ve Yahudilerin, özel okul statüsünde çok sayıda misyoner okulu
vardı. Amerikan Protestan Kilisesi misyonerleri İzmir, İstanbul, Trabzon,
Erzurum, Kayseri, Maraş, Urfa, Harput, Tarsus, Sivas ve Van'ı misyonerlik
merkezi olarak seçmiş ve bu yerlerde kilise, yemekhane, okul, çocuk yuvası,
sağlık merkezi ve çocuk bahçeleri açmıştı. Müslümanları Hıristiyanlaştırmayı
beceremeyen misyonerler, daha sonra Ermeni nüfusun yoğun olduğu bölgeleri hedef
seçti.
II. Abdülhamid, 1891 yılından itibaren Doğu Anadolu ve Dicle'nin
kuzeyinde Kürt, Arap ve Türkmen aşiretlerinden Hamidiye Süvari Alayları
oluşturdu. Aşiret reislerine paşalık, miralaylık gibi çeşitli rütbeler verdi.
Arap, Kürt aşiret reislerinin ve Arnavut ağalarının çocuklarını İstanbul'a
getirterek, Hamidiye Aşiret Mektepleri'nde okuttu ve daha önce Ermenilerin
görevlendirildiği çeşitli memuriyetlere atadı. Konar-göçer aşiretleri bu
şekilde kontrol altına aldı.

Babası Zaza, annesi ise Kürt asıllı bir
Diyarbakırlı olan Ziya Gökalp Türkçeye, İslam'a, milli şuur ve milli vicdan
gibi ortak kültürel değerlere dayalı kültürel bir milliyetçilik ideolojisine
önem veriyordu. Gökalp, Batı'nın teknolojik ve bilimsel gelişmesini sağlayan
pozitif bilim anlayışını benimsiyor ve II. Abdülhamid gibi, devletin yerel
askeri birimler oluşturması ve bu birimlere Kürtlerin atanması fikrini
destekliyordu.
Osmanlı Devleti, İtilaf
devletleri karşısında müttefikleriyle birlikte yenilgiye uğrayarak, 30 Ekim
1918'de Mondros Mütarekesi'ni imzalamak zorunda kaldı. Mütareke sonrası asayişi
düzenlemek bahanesiyle Türk kuvvetlerinin Musul şehrinin 5 km kuzeyine
çekilmesini isteyen İngilizler, 10 Kasım 1918'de Musul'u işgal etti.
İngilizlerin Kürt aşiret reisleriyle imzaladığı bir anlaşmayla Süleymaniye
merkezli bir Kürt federasyonu kuruldu ve başına da Şeyh Mahmud Berzenci
getirildi.
13 Kasım 1918'de 61 parçalık İngiliz,
Fransız, İtalyan ve Yunan müttefik donanması İstanbul'u işgal etti.
İngilizler, herhangi bir direniş olmaması için, Osmanlılardan savaş ve Ermeni
soykırımı suçlusu olarak gördüğü asker-sivil yönetici ve aydınların
tutuklanmasını istedi.
Aralık 1918'de İstanbul'da, İngilizlerin teşvik ve
desteğiyle Said Molla ve arkadaşları
tarafından Kürdistan Teali Cemiyeti kuruldu. Cemiyet üyeleri 2 Ocak 1919'da
İngiltere'ye başvurarak Sivas, Ankara,
Konya, Halep ve Adana illerindeki nüfusun bir kısmının ve Erzurum, Van, Bitlis,
Harput, Diyarbakır ve Musul'daki nüfusun büyük çoğunluğunun Kürt olduğunu
belirtip Arap ve Ermenilere verilen ayrıcalıklardan Kürtlerin de
yararlandırılmasını ve İngiliz mandası altında özerk Kürdistan'ın
kurulmasını talep etti. Ermeniler ise,
26 Şubat 1919'da konferansa verdiği bir muhtırada Van, Bitlis, Diyarbakır,
Harput, Sivas, Erzurum ve Trabzon ile Maraş, Kozan, Cebelibereket, İskenderun
limanı ve Adana'yı içine alan bir Ermenistan'ın kurulması, kurulacak bu devlete
ABD veya Milletler Cemiyeti'nin kefil olması, bu yerlerin aşiretlerden, Türk
memur ve askerlerden ve halkın da silahtan arındırılması talebinde bulundu. Süleymaniye'deki
Kürtler Mayıs 1919'da Şeyh Mahmud Berzenci önderliğinde İngilizlere başkaldırdı,
ancak haziran ortalarında isyan bastırıldı ve bölge İngiliz subayları
tarafından yönetilmeye başladı. Aynı tarihlerde İngilizlerin kışkırtmasıyla Ali
Batı Aşireti Midyat ve Nusaybin çevresinde ayaklandı. 1919 yılı sonlarında
Ermeni ve Kürt liderleri İngilizlerin de katkısıyla, Paris Barış Konferansı'na
ortak bir bildiri sunarak, bağımsız Ermenistan-Kürdistan teklif etti.
Osmanlı Hükümetinin 10 Ağustos 1920'de
imzaladığı Sevr Antlaşması'na göre, Osmanlı toprakları İngiltere, Fransa,
İtalya ve Yunanistan arasında paylaşıldı. Doğu Anadolu'da ve Doğu Karadeniz'de
Ermenistan'ın kurulması kabul edildi. Fırat'ın doğusunda, Ermenistan ile Suriye
ve Irak arasında kalan bölgeye Fransa ve İngiltere egemenliğinde özerklik
verildi ve kanıtlamaları halinde Kürtlere bağımsızlık sözü verildi. Musul ve
çevresi İngiliz; Antalya, Muğla, Denizli ve Konya İtalyan; İzmir ve çevresi ile
Trakya'nın Çatalca'ya kadar olan kısmı Yunan; Boğazlar bölgesi koalisyon güçlerine,
İstanbul ve Çanakkale Boğazı ise uluslararası bir komisyonun yönetimine
bırakıldı.
Ankara yardım istemek amacıyla yayınladığı
bildirilerde işgalin, hilafet makamını özgürlük ve bağımsızlıklarının tek
dayanağı olarak gören İslam dünyasına yönelik olduğunu söylüyordu. Anadolu'nun işgali sırasında Bursa'da bulunan Libyalı
Şeyh Ahmed Sunusi, Anadolu'nun bir çok yerini gezerek, Kuvayı Milliyecilere
destek oldu. Muhtemel
bir Kürt ayaklanmasını önlemek için Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Güneydoğu
Anadolu'da vaazlar verip halkı Kurtuluş Savaşı'na katılmaya çağırdı. 1 Şubat
1921'de, Sunusi başkanlığında toplanan İslam Kongresi, İslam dünyasının Kuvayı
Milliye hareketine ilgisini artırdı.
Kürt Teali Cemiyeti tarafından çıkartılan
ve Sivas, Erzincan ve Tunceli yöresini etkisi altına alan Koçgiri Ayaklanması'nda,
yönetimi ele almak isteyen aşiret reisleri, TBMM'ye gönderdiği telgrafta Zara
ve çevresinin bir vilayet haline getirilerek, bir Kürt vali ve bir Türk vali
muavininin atanmasını istedi.
Atatürk, "Bugünkü Türk ulusu içinde yurttaşlar
ve kendilerini birincil kimlikleri bakımından Kürt, Çerkez, Laz ya da Boşnak
olarak görme konusunda teşvik edilen eş vatandaşlar vardır. Eski baskıcı
yönetim dönemlerinin ürünü olan bu hatalı adlandırmalar ulusun, düşmanın elinde
oyuncak olan birkaç beyinsiz gerici dışındaki üyelerine acıdan başka bir şey
vermemiştir... Ulusun, bu tür yanlış adlandırmalar nedeniyle acı duyan
üyeleri... aslında, Türk toplumuyla aynı geçmişi, tarihi, manevi değerleri ve
hukuku paylaşmaktadırlar, dolayısıyla etnik anlamda olmayan Türklüğü birincil
kimlikleri olarak düşünmeye devam etmelidirler" diyordu.
Sürgündeki Kürt lider Şeyh Mahmud
Berzenci'yi affedip geri getiren İngilizler, 30 Eylül 1922'de Kürdistan'ı kurup
Şeyh Mahmud'u hükümdar olarak hükümetin başına getirmiş, 1923 Şubat'ında ise
görevine tekrar son vermiş ve başkent Süleymaniye'yi havadan bombalamaya
başlamıştı. Kürdistan Teali Cemiyeti ve Koçgiri İsyanı elebaşları tarafından
teşvik edilen Seyit Rıza ve Alevi aşiret reisleri, İngilizlerle Musul
görüşmelerinin başladığı Mayıs 1924'te ayaklanıp Hozat'ı bastı ve TBMM'ye nota
verdi. Irak askerleri 1924 Temmuz'unda, İngiliz hava harekatı sonunda
Süleymaniye'ye girdi. Şeyh Mahmud Berzenci ve adamları dağlara kaçtı, Türk
askeri garnizonu ise Revandiz'den çekildi. Musul görüşmelerinde uzlaşma
sağlanamadı ve İngiltere, Lozan Antlaşması'na dayanarak konuyu 6 Ağustos 1924'te
Milletler Cemiyetine götürdü. 7 Ağustos'ta, Hakkari bölgesinde yaşayan
Hıristiyan Nasturiler ayaklandı. İngiliz askeri üniforması giyen Nasturiler
Hakkari valisini esir alıp Türk askerlerini katletti.
Türkiye, Suriye ve Irak
Kürtlerinin katılımıyla ve Taşnak Ermeni lideri ve eski Ormanlı Van
milletvekili olan Vahan Papazyan'ın desteğiyle, Ekim 1927'de Fransa
kontrolündeki Lübnan Bihamdun'da toplanan I. Kürt Kongresinde, bağımsız bir
Kürdistan için HOYBUN adlı bir cemiyet kuruldu ve başkanlığına, İngiltere ile
işbirliği yapan Celadet Ali Bedirhan seçildi. Cemiyet adını, Kürtçede benlik
anlamına gelen Hoybon ile Ermenicede Ermeni yurdu anlamına gelen Haypun'dan
aldı. HOYBUN, Ermenilerle dostluk kurarak ortak düşman Türkiye'ye karşı
işbirliği yapacağını, Ermenistan ve Kürdistan'ın bağımsızlığının ve toprak
bütünlüğünün karşılıklı olarak kabul edildiğini ilan etti. Haziran 1928'de
Halep'te, Celadet Ali Bedirhan ile Vahan Papazyan arasında yapılan görüşmede Doğu Anadolu bölgesinde merkez, Çukurova
bölgesinde ise güney Ermenistan'ın, Rize ile İskendurun körfezi arasında vasi
ve müttefik bir Kürdistan'ın kurulması; Nasturi, Ezidi ve Çerkezlerle
birleşilmesi ve Türkiye'ye karşı her alanda işbirliği yapılması kararı alındı.
Kürdistan
İşçi Partisi (PKK)
Kasım 1978'de Diyarbakır Lice'de
Abdullah Öcalan önderliğinde kurulan, Marksist-Leninist PKK, Temmuz 1979'da
Hilvan Kırbaç'taki ilk eyleminde, Urfa milletvekili ve aşiret ağası Mehmet
Celal Bucak ve yakınlarını otomatik silahlarla taradı ve 4 kişiyi öldürdü. PKK
bu saldırıda ilan ettiği örgütün kuruluş bildirgesinde, bağımsız bir Kürdistan
için stratejisini uzun süreli bir halk savaşı olarak açıkladı. Eylül 1979'dan
itibaren yurt dışına çıkan PKK, Lübnan'da FKÖ ve ASALA'nın kamplarının
bulunduğu, Suriye'nin kontrolündeki Bekaa Vadisi'ne yerleşti.
İstanbul
Kapalıçarşı'daki altın ve pırlanta kaçakçılığını ele geçirmek isteyen Kürt-Ermeni
asıllı, mafya babası Behçet Cantürk, 16 Haziran 1983'te Kapalıçarşı'da Ermeni
terör örgütü ASALA ve Devrimci Doğu Kültür Dernekleri (DDKD) ile birlikte
organize ettiği bombalı ve silahlı saldırıda 2 kişi öldü.
PKK 15 Ağustos 1984'teki ilk büyük eyleminde,
Eruh ve Şemdinli'yi basarak, jandarmadan gasp ettiği silah, mühimmat ve
malzemeyi Kuzey Irak'a kaçırdı. Sonraki yıllarda, kalabalık gruplar halinde
mezraları, köyleri ve kentleri basıp toplu katliamlar yapan PKK militanları, bu
şekilde bölge halkını sindirmeye çalıştı. Daha önceleri Kürtlerin milli dininin
Zerdüştlük olduğunu belirterek, İslamiyet'e şiddetle karşı çıkan PKK, 1980'lerin
sonlarına doğru bölge halkında taban bulmak, İran ve Libya gibi ülkelerden daha
fazla destek sağlamak amacıyla laikliğin Batı'nın ve siyonizmin çıkarlarını
savunmak için icat edilmiş bir safsata olduğunu ileri sürmeye başladı. Başta
Suriye olmak üzere, Bulgaristan, Lübnan, İran, Irak, Yunanistan, Kıbrıs Rum
Kesimi, Ermenistan, Fransa, İtalya, Almanya, İsveç, Hollanda, Belçika,
İngiltere ve Sırbistan PKK'ya direkt ya da dolaylı olarak para, eğitim imkanı,
istihbarat ve silah desteği veriyordu. Örgütün Yunanistan'da Lavrion ve Dimitri
Elen adlı eğitim kampları, İran Urumiye'de ise bir hastanesi vardı. Fransızlar,
1989'da Paris'te Kürt Konferansı düzenlemişti.
Militanları arasında Türkiye,
Suriye, Ermenistan, İran ve Irak uyrukluların da bulunduğu PKK, Türkiye
İhtilalci Köylü Komünist Ordusu (TİKKO) ve Devrimci Halk Kurtuluş Partisi
Cephesi (DHKP-C)'yle ortak eylemler yaparak, Akdeniz ve Karadeniz'e açılmaya
çalıştı. 1989'da CIA'nın eski Ortadoğu ve Türkiye Masası Şefi Graham Fuller, "Türkiye'de tek millet egemenliğine
dayalı devlet anlayışının terk edilmesi, yerine federasyonlardan oluşan bir
yapılanmaya gidilmesi gerekir. PKK'nın Türkiye tarafından tanınması yararlı
olacaktır. Kuzey Irak'ta bir Kürt devletinin kurulması kaçınılmazdır" diyordu.
1990'lı yılların başında PKK, yol kesip yolcuları kurşuna dizdi ve sınır
karakollarına baskınlar yaptı. PKK'ya karşı olan Kürt aşiretleri ise, can ve
mal güvenliğini kendileri sağlamaya çalıştı ve korucu olarak, güvenlik
güçleriyle ortak operasyonlara katıldı. Kuzey Irak'ta bulunan PKK kamplarını
karadan ve havadan sürekli vuran Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), gerilla
savaşına uyum sürecinde çok sayıda şehit verdi. Eş zamanlı olarak ülkenin
çeşitli yerlerinde Devrimci Sol (DEV-SOL)'un gerçekleştirdiği intikam
eylemlerinde eski cezaevi savcısı, MİT mensubu ve paşalar infaz edildi.
ABD yönetimi Mart 1991'de, Irak
rejiminin zulmünden kaçıp Türkiye ve İran sınırına yığılan yaklaşık 1,5 milyon
Kürt mültecinin bulunduğu 36. paralelin kuzeyini uçuşlara yasakladı ve Çekiç
Güç adıyla uluslararası bir askeri gücü bu bölgeye yerleştirdi. Böylece Kuzey
Irak'ta fiili bir Kürt yönetimi oluştu ve PKK, 36. paralelin kuzeyinde ciddi
bir yapılanma sürecine girdi. ABD'nin 1991'de başlayan Irak işgali sürecinde,
Kuzey Irak'taki PKK kamplarına Türkiye'nin kara harekatı yapmasına izin
vermedi. Türkiye'nin 100 milyar dolar zarara uğradığı Körfez Savaşı sonrası
Kuzey Irak'ta oluşan otorite boşluğundan yararlanan PKK, saldırılarını iyice
artırdı.
1991 yılı sonunda SSCB'nin dağılmasıyla birlikte dünya tek kutuplu
hale geldi. Saldırganlığını iyice artıran ve Ortadoğu petrolünü kontrol altında
tutmak amacıyla bölgeye yerleşen ABD, Türkiye'deki sömürge düzenini
güçlendirmek istiyordu. ABD'nin 1942 yılında inşa edip 1972 yılında Türk Deniz
Kuvvetleri'ne devrettiği mayın döşeme muhriplerinden olan Muavenet gemisi, 2
Ekim 1992'de Ege'de yapılan NATO Tatbikatı sırasında, Amerikan Saratoga uçak
gemisinden atılan iki füzeyle vuruldu. Gemi komutanı ile birlikte 5 Türk denizci
şehit oldu, 22 askerimiz de yaralandı. Füzenin biri kaptan köşküne, diğeri ise savaş
harekat merkezine isabet etti. Dönemin Türk Genelkurmay Başkanı Org. Doğan
Güreş 2002 yılında yaptığı bir açıklamada Amerikalıların Muavenet'i bilerek
vurduğunu söyledi.
4 Ekim 1992'de Kuzey Irak'ta Federe Kürt Devleti kuruldu. 16
Ekim'de Türk Silahlı Kuvvetleri 20 bin askerle sınır ötesi harekat başlattı.
Almanya, verdiği silahları Türkiye'nin güneydoğuda kullanamayacağını açıkladı. TSK
1993'ten itibaren, alan hakimiyeti uygulamasına geçti ve Güneydoğu Anadolu'da
düşük yoğunluklu savaş stratejisi uyguladı. Koruculuk sistemi yaygınlaştırıldı,
köyler boşaltıldı, bünyesinde korucu ve itirafçıların da bulunduğu Jandarma
İstihbarat ve Terörle Mücadele (JiTEM) gibi yapılar kuruldu; faili meçhul
cinayetler, yargısız infazlar ve insan hakları ihlalleri, hayatın bir parçası
haline geldi. 24 Ocak 1993'te Ankara'daki evinin önünde bulunan arabasına konan
bombanın patlaması ile öldürülen Cumhuriyet Gazetesi yazarı Uğur Mumcu
(1942-1993), PKK örgüt lideri Abdullah Öcalan'ın MİT ajanı ve Kuzey Irak
Peşmerge lideri Barzani'nin ise MOSSAD-CIA-MİT bağlantılı olduğunu yazmış ve
Çekiç Güç tehlikesine dikkat çekmişti.

17 Şubat 1993'te, Jandarma Genel
Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis'i Diyarbakır'a götürmek üzere Ankara
Güvercinlik Askeri Havaalanı'ndan kalkan uçak havalandıktan hemen sonra düştü.
Genelkurmay Başkanlığı, kimsenin kurtulmadığı olayın teknik bir arızadan
meydana geldiğini açıkladı. Orgeneral Eşref Bitlis (1933-1993), ABD'nin PKK'lılara
yardım yaptığını ve Çekiç Güç'ün bir Kürt devletinin kurulmasına zemin
oluşturduğunu rapor etmişti. Mayıs 1993'te 150 civarındaki PKK'lı terörist,
Bingöl-Elazığ karayolunu kesip kaçırdığı 33 eri ve 6 sivili kurşuna dizerek
şehit etti. 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas'ta düzenlenen Pir Sultan Abdal
Şenlikleri sırasında, Madımak Otel güvenlik güçlerinin gözleri önünde ateşe
verildi; Alevi 37 yazar, ozan ve düşünür hayatını kaybetti. 5 Temmuz 1993 günü
Kemaliye Başbağlar'a baskın yapan 60 PKK'lı, Sünni 33 kişiyi öldürdü.

Ekim 1993'te
Diyarbakır Lice'de Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Bahtiyar Aydın
(1946-1993) ve Kasım 1993'te Ankara'da JİTEM üyesi, istihbaratçı emekli binbaşı
Ahmet Cem Ersever (1950-1993) öldürüldü. Diyarbakır JİTEM'in başında bulunduğu
sırada hazırladığı raporlarda Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne ait silah, çadır
ve jiplerin PKK'lılar tarafından kullanıldığını, bazı paşaların terörle
gerçekten mücadele etmediğini belirten Ersever terörün sürmesinden, uyuşturucu
ticaretinden ve faili meçhul cinayetlerden rant elde edenlerin olduğunu
açıklamış ve devletin "uzadıkça
budanan, kurudukça sulanan" bir PKK politikası güttüğünü yazmıştı.
Öldürülecek
67 Kürt işadamı listesinde ilk sırada bulunduğu söylenen, uyuşturucu ve silah
kaçakçısı, PKK'lı mafya babası Behçet Cantürk'ün zırhlı otomobili 14 Ocak 1994
Cuma günü İstanbul Bağdat Caddesi'nde polis yeleği giymiş kişilerce durduruldu.
Cantürk ile şoförünün cesedi, bir gün sonra Adapazarı Sapanca'da yol kenarında
bulundu. Haziran 1994'te Kürt işadamı Savaş Buldan ve iki arkadaşı, Bolu
Yığılca Karakuş yolu kenarında öldürülmüş olarak bulundu. Eylemde kullanılan
silahın, Behçet Cantürk ve üç yakınının öldürülmesi olayında da kullanıldığı
anlaşıldı.
İstanbul Sultangazi'de 12 Mart 1995 günü Alevilerin çoğunlukta
olduğu Gazi Mahallesi'nde dört kahvehanenin bir taksiden açılan ateşle taranması
sonucu 2 kişi öldü ve çok sayıda yaralanan oldu. Olayda kullanılan taksinin
şoförü öldürülmüş, taksi ise ateşe verilmiş halde bulundu. Aynı gece başlayan ve
çatışmaya dönüşen protesto gösterilerinde polisin açtığı ateş sonucu 20'ye
yakın vatandaş öldürüldü. Terörle mücadeledeki çarpık ilişkileri, JİTEM'in PKK
ile koordineli yürüttüğü kaçakçılık ve uyuşturucu ticaretini ortaya çıkaran
Jandarma Alay Komutanı Albay Rıdvan Özden (1949-1995) 12 Ağustos 1995'te, iki
korumasıyla birlikte Mardin Savur'da şehit edildi.
1998 yılında yurt içinde ve Kuzey Irak'ta
başlattığı geniş çaplı operasyonlarla PKK'yı iyice köşeye sıkıştıran Türkiye,
Suriye'nin Apo'ya verdiği desteği çekmemesi halinde karşı güç kullanacağını
açıkladı. Ekim 1998'de Suriye'den Yunanistan'a geçen Apo'nun iltica talebi
kabul edilmedi. Bunun üzerine Moskova'ya geçen ve yaklaşık bir ay burada kalan Öcalan'ın
Ermenistan'daki bir askeri üste bulunduğu ortaya çıktı ve Türkiye, Apo'yu
resmen istedi. Apo 11 Kasım'da İtalya'ya gitti ve orada tutuklandı, ancak daha
sonra serbest bırakıldı. Yaklaşık iki ay kaldığı İtalya'yı 16 Ocak 2000'de terk
etti ve tekrar Rusya'ya geçti. 29 Ocak'ta Minsk'ten Atina'ya uçtu, ancak geri
dönmek zorunda kaldı. 31 Ocak'ta Atina'ya ve oradan Kos adasına geçti. Kos
adasından uçakla Kenya'ya uçan ve Yunanistan Büyükelçiliği'ne sığınan Apo, ABD
ve Kenyalılarla birlikte ortaklaşa gerçekleştirilen bir operasyonla büyükelçilikten
alındı ve özel bir uçakla 16 Ocak 1999'da Türkiye'ye getirildi.
İdam edilmemek
şartıyla Türkiye'ye teslim edilen PKK lideri Abdullah Öcalan'ın yargılanmasına
31 Mayıs 1999'da, İmralı adasında başlandı. Davanın ilk günü şehit ailelerinin
yaşadığı acıyı yürekten paylaştığını söyleyen ve bundaki sorumluluk payından
dolayı özür dileyen Apo, PKK'nın yıllık bütçesinin 250 milyon dolar olduğunu ve
çoğunun İsviçre bankalarında bulunduğunu, ayrı bir devlet kurma seçeneğinin
mümkün olmadığını, federasyonun aşiret ağalığından ve Kürt-Türk iç içeliğinden
dolayı elverişsiz olduğunu, çözümü demokratik birliğin oluşturduğunu söyledi.
Leslie Lipson'un Demokratik Uygarlık adlı kitabından alıntılar yapan Apo,
Kürtlerin asli kurucu unsur olduğunu söyleyerek, en az iki resmi dilin öğrenilmesinin
zorunlu tutulduğu, çok dilli, mezhepli ve kültürlü İsviçre örneği bir devletten
yana olduğunu belirtti.

PKK, 1984-1999 yılları arasında geçen on beş yıllık
süreçte, Türkiye çapında ve özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde
sivil, asker, kadın, çoluk çocuk, meslek, din, mezhep ve ırk ayrımı
yapmaksızın, kitle imhası şeklinde gerçekleştirdiği eylemlerde yaklaşık on bin
kişiyi katletti. Bunların yaklaşık 4500'ü sivil, 4000'i asker, 1250'si korucu
ve 250'si polisti. Öldürülen sivillerin çoğu Kürt kökenli ve bir kısmı ise
öğretmen ve sağlık çalışanıydı. Öldürülen yirmi bin PKK militanından dört bini
örgüt tarafından infaz edildi. PKK'nın yakma, yok etme, bombalama, baskın ve
soygun eylemlerinde milyarlarca dolar maddi zarar oluştu. 1999 yılı itibariyle
PKK'nın yurt içinde 2200, yurt dışında ise 2500 militanı bulunuyordu.