Atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Aralık 2024 Cuma

Atatürk ve Bilim, Eğitim Dili Türkçe Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu

 

Atatürk ve Bilim, Eğitim Dili Türkçe

                                                                                                  Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu

 

Atatürk "Türk"ü Türkçe ile tanımlamıştır. Onun için de Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı'ndan sonraki temel davası Türkçeyi, dolayısıyla Türk kültür ve kimliğini yabancı boyunduruklardan korumak, bunun için de eğitimi her düzeyde Türkçe ile yapmak, halkın yabancı dille, (yani yabancı misyoner türü) eğitime özenmesini önleyecek tedbirler almak olmuştur. Bakınız Atatürk bu konularda neler diyor:

"Türk demek Türkçe demektir, ne mutlu Türküm diyene" (meğer meşhur sözün birinci kısmı da varmış!).

"Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması, millî hissin gelişmesinde başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir, yeter ki bu dil şuurla işlensin. ...Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır" (ve tabiî korumalı).

"Kat'î olarak bilinmelidir ki Türk milletinin millî dili ve millî benliği bütün hayatında hâkim ve esas olacaktır." [Elbette "bütün hayat"tan kasıt siyaset, hukuk, teknik, bilim, eğitim, sanat, tıp, kültür ve edebiyattır; hayatın her yüzü],

"Batı dillerinden hiçbirinden aşağı olmamak üzere, onlardaki kavramları anlatacak keskinliği, açıklığı haiz Türk bilim dili terimleri tesbit edilecektir." (Atatürk bizzat kendisi bu dava uğruna çalıştı. Bugün askerlikte olsun, matematikte olsun kullandığımız birçok terimleri Türkçenin derinliklerinden çıkarıp bize armağan etmiştir. Altmış beş yıldır bu konuda çok ilerleme kaydedilmiş, her yeni bilimsel kavram tam Türkçesiyle ifâde edilebilir konuma gelinmişken ne hikmetse şimdi bazı odaklar bu gelişmeyi ve Türkçeyi hızla yok etmekle uğraşıyor).

Daha 1924'te: "Millî eğitimin ne demek olduğunu bilmekte hiçbir tereddüt kalmamalıdır. Bir de millî eğitim esas olduktan sonra onun lisanını, usulünü, vasıtalarını da millî yapmak zarureti münakaşa edilemez."

1938'de, vefatından az önce: "Türlü bilimlere ait Türkçe terimler tesbit edilmiş, bu suretle dilimiz yabancı dillerin tesirinden kurtulma yolunda esaslı adımını atmıştır. Bu yıl okullarımızda tedrisatın Türkçe terimlerle yazılmış kitaplarla başlamış olmasını kültür hayatımız için mühim bir hâdise olarak kaydetmek isterim."

Ve nihayet Türk bilimci ve eğitimcisine şu vasiyeti: "Bakınız arkadaşlar, ben belki çok yaşamam. Fakat siz, ölene dek Türk gençliğini yetiştirecek ve Türkçenin bir kültür dili olarak gelişmeye devamı yolunda çalışacaksınız. Çünkü Türkiye ve Türklük, uygarlığa ancak bu yolla kavuşabilir." (Atatürk'ün sözlerinin kaynağı ve ilâve bilgiler için: Bkz. O. Sinanoğlu, "Atatürk ve Türk Bilim Dili", Bilim ve Teknik, sayı 59, s. 8-11, Ekim 1972).

Görülüyor ki, Atatürkçülükle, yabancı dilden eğitim, Hristiyan misyoner okulu modeli demek olan "kolej" (veya benzeri "Anadolu lisesi") yanlısı olmak kesinlikle bağdaşmaz. O halde Atatürkçülere bugün, her zamankinden çok, büyük bir görev düşüyor: Türkçe bir iki nesil sonra yok olmadan yabancı dille eğitime son verilmeli, onun yerini yabancı dil takviyeli Türkçe fen liseleri veya ülken ("süper") liseler düzeni almalı. Türkçe bilim ve teknik yayınları (telif ve tercüme, dergi ve kitaplar) Devlet ve çeşitli kuruluşlarca teşvik edilmeli.

Unutulmamalı ki, Türk devletinin birinci görevi Türk adının, kimliğinin, onun için de Türkçenin ilelebet yaşamasını sağlamaktır.

 

11 Ekim 2020 Pazar

Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu (1935-2015)

 


Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu (1935-2015)


        
Sinanoğlu, moleküler biyoloji, kimya ve matematik ile Türkçe alanlarındaki çalışmalarıyla biliniyor. 1935'te babası Nüzhet Haşim Sinanoğlu'nun Türkiye Başkonsolosluğunda görev yaptığı İtalya'nın Bari kentinde doğdu. Ankara'da 1953'te Türkiye Eğitim Derneği'nin (TED) Yenişehir Lisesini birincilikle bitiren Sinanoğlu, TED tarafından Amerika'ya burslu kimya mühendisliği eğitimi için gönderildi. ABD'de 1956'da, Kaliforniya Üniversitesi (Berkeley) Kimya Mühendisliğini de birincilikle bitiren Sinanoğlu, 1957'de Massachusetts Teknoloji Enstitüsünden de birincilikle mezun olarak yüksek kimya mühendisi oldu. Berkeley'de 1959'da "Kuramsal Kimya" üzerine doktora yapan Sinanoğlu, iki yılda tamamladığı doktorası süresince ABD Atom Enerjisi Merkezinde araştırmalarda bulundu.

            Harvard ve Yale üniversitelerinde 1961'de genç yaşta dersler veren Sinanoğlu, yeni buluşlarını, verdiği dersler ve yayınlarıyla dünyaya tanıttı. 26 yaşında profesör olan Sinanoğlu, Türkiye'de de kuramsal kimyanın gelişmesinde öncülük etti. 1973'te de Almanya'nın en önemli ödüllerinden biri olan "Aleksander Von Humboldt Bilim Ödülünü" kazanan ilk kişi olarak tarihe geçen Sinanoğlu, 1975'te Japonya'nın Uluslararası Seçkin Bilim Ödülünü kazandı ve aynı yıl özel kanunla kendisine "Türkiye Cumhuriyeti Profesörü" unvanı verildi.

            Sinanoğlu ulusal ve uluslararası birçok unvana layık görülürken kuantum fiziği ve kimyası, moleküler biyoloji ve matematik alanlarında yüzlerce teorem geliştirerek, dünya bilim literatürüne önemli katkılarda bulundu. Nobel Kimya Ödülü'ne iki kez aday gösterilen Sinanoğlu, canlılara biyolojik kimliğini veren DNA'ların şifresini çözerek, bilinmeyen türden canlılar yaratmanın teorisini kurdu.

            Ömrünü milli kültüre adadı. Oktay Sinanoğlu, bilimsel çalışmaların yanı sıra hayatı boyunca Türkçe ve milli kültürün korunması için de çaba sarf etti. Çok sayıda konferansa katılan Sinanoğlu, buralarda Türkçe eğitimin önemine işaret ederek, kültür sömürgeciliği tehlikesine vurgu yaptı.

            Bir söyleşisinde "Bir millet her nesilde yeniden doğar. Bir milleti yaşatan kendi gelenekleridir. Binlerce yıllık tarihinden süzülerek gelen kültürüdür." diyen Sinanoğlu, her fırsatta milli kültürün inşası ve korunmasında Türkçenin önemine dikkati çekti.

            Sinanoğlu, hayatını anlattığı bir röportajında ise İngilizler ve Amerikalıların tek gayesinin dünyayı sömürgeleştirmek olduğunu savunarak, "Aslında benim en büyük buluşum, İngiliz ve Amerikan numaralarıyla Türkçeyi yok etmek üzere yola çıktıklarını anlamam. Modern dünyada bir ülkeyi sömürge haline getirmek için savaşla, topla uğraşmayacak, dilinden başlayacaksınız." ifadelerini kullandı.

            Milli ve yerli olmayı önceleyen Sinanoğlu bir konuşmasında da "Bizde sahte çağdaş ve aydın sınıf yetiştirilmiştir. Her sömürgede böyle sahte bir aydın sınıfı yetiştirilmiştir. Bunlar kendi kültüründen kopuk, kendi halkından tiksinen, kendi kültürüne yabancı ama arada halkçılık edebiyatı yapan tipler yetişmiştir." eleştirilerinde bulundu.

            Sinanoğlu çoğu Türkiye'deki eğitim sorunları ve siyasi sorunları konu alan "Adam", "Göçmen Hamamı", "Bye Bye Türkçe", "Hedef Türkiye", "Dayatmalar Kabusu", "İlerisi İçin", "Ne Yapmalı", "2050'ye 5 Kala: Dünyanın 105 Yıllık Tarihi" ve 3 ciltlik "Yeni Bilim Ufukları" kitap dizisini de kaleme aldı.

            Oktay Sinanoğlu, 19 Nisan 2015'te, ABD'nin Miami kentinde, solunum yetmezliğine bağlı olarak tedavi gördüğü hastanede yaşama veda etti. Naaşı Türkiye'ye getirilen Sinanoğlu, İstanbul'da Karacaahmet Mezarlığı'nda toprağa verildi.

https://www.aa.com.tr/tr/bilim-teknoloji/milli-kultur-ve-bilime-adanan-omur-oktay-sinanoglu/1457411

6 Nisan 2019 Cumartesi

Türk Soylular ve Anadolu'nun Bütünlüğü Sinan SEYDİOĞULLARI


Türk Soylular ve Anadolu'nun Bütünlüğü
                                                                                                  
                                                                                             Sinan SEYDİOĞULLARI

          Türkler dünyanın en eski milletlerindendir. Türkler kadar yeryüzünün her yanına yayılmış, başka bir millet yoktur. "Türk var oldukça, mut­laka kendisine bir otağ bu­lur" diyen Mevlana şunu da söyler: "Türk’ün gelip geçmediği, konup göçmediği yer var mı?/Her gün yeni bir yerden geçmek ne iyi/Her gün yeni bir yere göçmek ne güzel/Bulanmadan, donmadan akmak ne ala."


          Türkler Hazar Denizi, Karadeniz, Doğu ve Güneydoğu Anadolu hattının çok eski sahipleridir. Bu bölgelerdeki mağaralarda bulunan çeşitli Türk damgaları, eski Türk alfabesiyle yazılmış yazıtlar ve kayalara çizilmiş dağ keçisi ve güneş resimleri, Orta Asya ile Anadolu bağlantısının tarih öncesi dönemlere dayandığını gösterir.

          Mustafa Kemal Atatürk 1923'te Bursa'da yaptığı konuşmada, "Milletimiz dil ve din gibi kuvvetli iki erdeme sahiptir. Bu erdemleri hiçbir kuvvet milletimizin kalbinden ve vicdanından çekip alamamıştır ve alamaz" der. 1924 Anayasasında, "Türkiye ahalisine, din ve ırk farkı olmaksızın, vatandaşlık itibariyle (Türk) ıtlak olunur" denmiş ve ulus-devlet, hukuksal bir yurttaşlık bağı ile pekiştirilmiştir. 

          1930'da Afet İnan imzasıyla yayınlanan Vatandaş İçin Medeni Bilgiler kitabında Atatürk şunları söyler; "Bugünkü Türk ulusu içinde yurttaşlar ve kendilerini birincil kimlikleri bakımından Kürt, Çerkez, Laz ya da Boşnak olarak görme konusunda teşvik edilen eş vatandaşlar vardır. Eski baskıcı yönetim dönemlerinin ürünü olan bu hatalı adlandırmalar ulusun, düşmanın elinde oyuncak olan birkaç beyinsiz gerici dışındaki üyelerine acıdan başka bir şey vermemiştir... Ulusun, bu tür yanlış adlandırmalar nedeniyle acı duyan üyeleri... aslında, Türk toplumuyla aynı geçmişi, tarihi, manevi değerleri ve hukuku paylaşmaktadırlar, dolayısıyla etnik anlamda olmayan Türklüğü birincil kimlikleri olarak düşünmeye devam etmelidirler", "Bugün içimizde bulunan Hristiyan, Musevi vatandaşlar, yazgılarını ve geleceklerini Türk milletine vicdani arzularıyla bağladıktan sonra kendilerine yan gözle, yabancı gözüyle bakmak, medeni Türk milletinin asil ahlakından beklenebilir mi?"  

          M. Kemal Atatürk 1931 Ağustos'unda yapılan II. Balkan Konferansında ise, "Karadeniz'in kuzey ve güney yollarıyla, binlerce yıllar deniz dalgaları gibi birbiri ardınca gelip, Balkanlar'da yerleşmiş olan insan kitleleri, başka başka adlar taşımış olmalarına rağmen, gerçekte bir tek beşikten çıkan ve damarlarında aynı kan dolaşan kardeş kavimlerden başka bir şey değildir" diyordu. 

                       Bugün, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin 1991'de dağılmasının ardından bağımsızlıklarını kazanan Orta Asya (Türkistan) Cumhuriyetleri Kazakistan, Azerbaycan, Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan ve Tacikistan ile Rusya Federasyonu içinde kalan Başkurdistan, Çuvaşistan, Hakasya, Saha (Yakut), Tataristan, Tuva, Altay, Kabardey-Balkar ve Karaçay Çerkes gibi özerk Türk cumhuriyetleri ve diğer Türk toplulukları, Kırım Özerk Cumhuriyeti, Balkan Türkleri, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Çin Halk Cumhuriyeti Sincan Uygur Özerk Bölgesi, Halep ve Kerkük Türkleri ile bütünleşmenin, Türk topluluklarının birbirini tanımasının ne kadar önemli olduğu açıkça görülmektedir. 

                    2. Dünya Savaşı sonrasında parçalanmış ülkeler arasında 1950'lerde Avrupa'da başlatılan kardeş şehir ilişkileri günümüze kadar ulaşmış bulunuyor. Örneğin bugün, Antalya Alanya'nın 4'ü Rusya'dan, 4'ü Polonya'dan, 2'si Almanya, 2'si Litvanya, diğerleri Finlandiya, Romanya, İsveç, Çek Cumhuriyeti, Letonya, Çin Halk Cumhuriyeti, Hindistan, Macaristan, Tunus, Yunanistan ve Türkiye'den olmak üzere toplam 23 kardeş şehri bulunuyor. Bunlar arasında Türkistan (Orta Asya) ve diğer Türk Cumhuriyetlerinden bir tek şehir bile bulunmuyor.

          Türkiye'nin her bir şehrinin Türkistan (Orta Asya) ve diğer Türk Cumhuriyetlerinden en az bir şehir ile kardeşlik ilişkisi olmalıdır. Kardeşlik ilişkileri resmi olmaktan çıkartılıp, halka mal edilmelidir. Bununla birlikte, Türkiye Cumhuriyeti'nin bütünlüğünün korunması bakımından batı-doğu, kuzey-güney şehirleri arasında kardeşlik ilişkileri kurulmalıdır.

          Her bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının cehaletinin giderilerek, kültürünün geliştirilmesi, halkın egemen olması, adaletli gelir dağılımının sağlanması ve ekonominin bağımsız olması önemlidir. Anadolu'nun daha deniz bile görmemiş insanlarına kıyı kentlerinde turizmi yaşatmak, buna karşılık kıyılarda ve gelişmiş bölgelerde yaşayanların Anadolu'nun diğer bölgelerini tanımasını sağlamak gerekir.

          Millet ve memleket bütünlüğünü korumak kendi insanına, kendi yurttaşına saygı göstermek, ona hizmet etmek ve onun cehaletini gidermekle olur. Batı'yı överken, kendi insanından utananlar, millete ve memlekete sövenler aynaya bakmaktan korkanlardır!       
      

19 Mayıs 2018 Cumartesi

19 Mayıs 1919 ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk Sinan SEYDİOĞULLARI


19 Mayıs 1919 ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk

                                                                         Sinan SEYDİOĞULLARI

          15 Mayıs 1919 günü bir İngiliz savaş gemisinin korumasında İzmir Limanı'na giren Yunan gemileri şehirdeki Rumların sevinç gösterileri ile karşılandı. İzmir'e çıktığı gün 2000 kadar Türk'ü öldüren Yunan ordusu Batı Anadolu'da ilerleyip Manisa, Salihli, Denizli ve çevresini işgal etti. Anadolu halkı, kendini savunmak için yerel direniş örgütleri kurmaya başladı. İstanbul'daki Rum Patrikhanesi ile Samsun'daki Rum Metropolitliği Trabzon, Amasya, Samsun, Sinop ve Karahisar bölgelerinde bağımsız bir Pontus Rum Cumhuriyeti kurmak için ayaklanma hazırlıkları yapıyordu. İttihatçı Kara Vasıf (1880-1931) ve Kara Kemal (ö.1926) önderliğinde kurulan Karakol Cemiyeti adlı Türk gizli örgütü, İstanbul'dan Anadolu'ya silah ve insan kaçırıyordu. Çanakkale muharebelerinde Anafartalar kahramanı olarak öne çıkan Mustafa Kemal Paşa, arkadaşlarıyla birlikte Ayyıldız Komitesi'ni kurup, Osmanlı Hükümeti'ni ele geçirmeyi planladı, ancak bunu başaramayınca, direnişi örgütlemek üzere Anadolu'ya geçiş kararı aldı. Samsun'a gitmeden önce padişahın huzuruna çıktı.
 
          Osmanlı Padişahı Sultan Vahidettin (1861-1926), veliaht iken Almanya’ya yapmış olduğu seyahate askeri danışman olarak katılan ordu komutanı Mustafa Kemal’e Boğaziçi'nde bulunan İngiliz donanmasının saraya yönelik toplarını göstererek, şunları söyledi: "Görüyorsun... Ben artık memleket ve milletin nasıl kurtarılması gerekeceği hususunda kararsızlığa düşüyorum... İnşallah millet akıllanır ve uyanır, bu üzücü durumdan gerek beni ve gerekse kendisini kurtarır." “Paşa! Paşa! Şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin, bunların hepsi artık tarihe geçmiştir. Bunları unutun. Asıl şimdi yapacağınız hizmet hepsinden önemli olabilir. Paşa, devleti kurtarabilirsin!...”

          19 Mayıs 1919'da Mustafa Kemal Paşa geniş bir kurmay kadrosuyla birlikte Samsun'a çıkarken, Osmanlı Sadrazamı (Başbakanı) Damat Ferit Paşa ve Dahiliye Nazırı (İçişleri Bakanı) Ali Kemal'in de içinde yer aldığı bir grup 23 Mayıs 1919'da İngiliz Muhipleri (Sevenleri) Cemiyeti'ni kurdu. Anadolu'ya geçen M. Kemal'in gerçek amacı, Fevzi Paşa'nın anılarında belirttiği gibi, hükümet şeklini değiştirmek ve cumhuriyeti gerçekleştirmekti. M. Kemal'in çevresinde bulunanların çoğu, saltanat ve hilafet yanlısıydı. Bu nedenle M. Kemal önceleri saltanat ve hilafet taraftarı olarak göründü. 

          
1919 Haziran sonlarında Osmanlı Hükümeti İngilizlerin talebi üzerine, M. Kemal Paşa'yı bir telgraf emriyle İstanbul'a geri çağırdı. Dönmeyince, 6 Temmuz günlü padişah emriyle, ordu müfettişliğinden alınan Mustafa Kemal, 8 Temmuz 1919'da ordudan istifa etti. 9 Temmuz'da Erzurum'da Mustafa Kemal Paşa'yı ziyaret eden, Mondros Mütarekesi koşullarını gözetmek ve yürütmekle görevli İngiliz Albay Rawlingson, kongrenin zor kullanıp, dağıtılacağını söyledi. Bunun üzerine aldığı cevap; "Kuvvete kuvvetle karşı koyarız" oldu. Doğu Anadolu ve Trabzon'daki yerel direniş örgütleri, itilaf devletlerinin doğudaki altı vilayeti Ermenilere verme ve Doğu Karadeniz'de bir Pontus devleti kurma planları karşısında, bir araya gelme kararı aldı. Osmanlı Hükümeti, kongreyi yönetenlerin tümünü suçlu kabul etti ve tutuklanıp İstanbul'a gönderilmesini bildirdi.
 
          Rauf Orbay anılarında Kazım Karabekir'in Temmuz 1919'da kendisine, "Her cephede vuruşmakla başlayıp, genel bir zaferle sona erecek olan bu memleketi kurtarma davasında, bize komuta etmek yetki ve gücüne sahip olan tek kişi Mustafa Kemal Paşa'dır" dediğini yazar. 

          Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün hedefinde tam bağımsızlık ve çağdaş uygarlığa ulaşmak vardır. Bağnazlığa, dini baskı ve sömürüye, aynı zamanda Batı’ya sığınmak ve Batılı olmak fikrine karşıdır. Türk milletinin, asıl mayası olan Doğu kültüründen tamamıyla soyutlanmaması gerektiğini savunur. 

          Amerikalı bir gazetecinin sorusu üzerine, “Türkiye bir maymun değildir ve hiçbir milleti taklit etmeyecektir. Türkiye ne Amerikanlaşacak ne de Batılılaşacaktır; o sadece özleşecektir” diyen ve yabancı şirketlerin yönetiminde olan madenleri, limanları ve demiryollarını millileştiren Atatürk şöyle söyler: “Yabancı bir devletin güdümüne girmeyi istemek insanlık niteliklerinden yoksunluğu, güçsüzlüğü, uyuşukluğu benimsemekten başka bir şey değildir. Bu aşağılık duruma gerçekten düşmemiş olanların isteyerek başlarına bir yabancı yönetici getirmeleri hiç düşünülemez.” “Milletimizde önce bir emel, bir karakter, bir ruh yaratmak Allah’tan ve Medinei Münevvere’de yatan Cenabı Peygamber’den sonra bize düşüyor.”

          Hayatta tam zevk ve mutluluğun, ancak gelecek nesillerin şerefi, varlığı ve mutluluğu için çalışmakta bulunabileceğini söyleyen M. Kemal Atatürk’ün, 1930 yılında Antalya’ya yaptığı bir gezi sırasında yaverine söylediği şu sözleri, vasiyet olarak değerlendirilebilir: “Uzun yıllar, hatta asırlarca dünyanın gidişinden habersiz, bir takım bilinçsiz yöneticilerin elinde kalan bu cennet ülke, düşe düşe şu acınacak hale düşmüş... Büyük işleri yapmaya doğuştan hazırlıklı olan zavallı halkımız ise kendisine kutsal inanç şeklinde aşılanan bir sürü batıl görüş ve inanışın etkisi altında uyumuş kalmış... Bu arada beni en çok üzen şey nedir bilir misin? Halkımızın belleğinde kökleştirilmiş olan, her şeyi başta bulunanlardan bekleme alışkanlığı. İşte bu düşünceyle, herkes kadere boyun eğme ve büyük bir gevşeklik içinde, bütün iyilikleri bir kişiden, yani şimdi benden bekliyor. Ama sonuçta ben de bir insanım be birader, kutsal bir gücüm yoktur ki... Bütün bu sorunların, bütün gereksinimlerin giderilmesi, her şeyden önce, alışılmış olandan çok başka koşullar altında yetişmiş, bilgili, geniş düşünceli, engelleri yenme kararında olan, özveride bulunabilen ve uzmanlaşmış adam sorunudur; sonra da zaman ve olanak sorunu. Bu bakımdan, öncelikle kafaları ve vicdanları eski, geri, uyuşturucu düşünce ve inançlardan temizleyeceksin; işleri ülkücü ve enerjik insanlardan oluşmuş, düzenli, her parçası yerli yerinde, modern bir devlet mekanizması kuracaksın; sonra bu mekanizma halkın başında ve halkla beraber durmadan çalışacak, işleyecek, böylece ülke ileriye, refaha doğru yol alacak. Başka çaremiz yoktur. İleri milletler seviyesine erişmek işini bir yılda, beş yılda, hatta bir nesilde tamamlamak da olanaksızdır... Durumumuzu bilmekle beraber, cesaretimizi yitirmemeli; umut ve heyecan içinde yolumuza devam etmeliyiz.”    

22 Nisan 2018 Pazar

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı Sinan SEYDİOĞULLARI

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı     
                                                                      
                                                                   Sinan SEYDİOĞULLARI






Türkiye Cumhuriyeti’nin yasama organı olan Türkiye Büyük Millet Meclisinin, M. Kemal Atatürk başkanlığında Ankara’da ilk defa toplandığı 23 Nisan 1920 gününün yıl dönümlerinde kutlanır. Halk bugünü, “milletin saltanat günü” olarak adlandırmıştır.





Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk ulusal ve resmi bayramı olan ve Atatürk tarafından 1929 yılında çocuklara armağan edilen bu bayram, aynı zamanda 23 Nisan Uluslararası Çocuk Şenliği olarak da kutlanır. 1933 yılında yapılan kutlamalarda devlet makamları ilk defa, simgesel olarak çocuklara bırakıldı. “Ulusal egemenlik öyle bir ışıktır ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, yok olur” diyen M. Kemal Atatürk şunları söyler: “Ulusal egemenlik uğrunda canımı vermek, benim için vicdan ve namus borcudur.”

İlk TBMM’nin açılışında hazır bulunmak isteyen, ancak herhangi bir araç bulamayan Bursa milletvekili Mustafa Fehmi Bey, sağ ayak tırnaklarının dökülmesi pahasına on beş günde İstanbul’dan Ankara’ya yürüyerek gelir.

24 Nisan 1920 meclis kararları şöyleydi:
*Hükümet kurmak gereklidir.
*Geçici şartıyla bir hükümet reisi tanımak veya padişah vekili atamak doğru değildir.
*Mecliste toplanmış olan milli iradeyi vatanın kaderine hakim kılmak esastır. Türkiye Büyük Millet Meclisinin üstünde bir güç yoktur.
*Türkiye Büyük Millet Meclisi yasama ve yürütme yetkisine sahiptir. Meclisten ayrılacak bir heyet meclise vekil olarak hükümet işlerini görür. Meclis başkanı hükümetin de başkanıdır.
*Padişah ve halifenin durumu içinde bulunulan baskıdan kurtulduktan sonra meclis tarafından belirlenecektir.

İlk TBMM milletvekilleri arasında yapılan bir ankette, kazanılacak olan Kurtuluş Savaşı’nın bolluk getirmesi ve verimli olmasının neye bağlı olduğu sorulur. Milletvekillerinden alınan yanıtlar üç ana başlık etrafında toplanır: Halk egemen olmalı, cehaletle mücadele edilmeli ve ekonomi bağımsız olmalı...

“Memleket için bu kadar çalıştıktan, memleketi bu kadar tanıdıktan sonra kendim halkın seviyesine inmem, onu kendi seviyeme çıkarmaya çalışırım” diyen Mustafa Kemal Atatürk şöyle der: “Başarıya ulaşmak için aydın sınıfla halkın düşünce ve amaçları arasında doğal bir uyum olması gerekir. Yani, aydın sınıfın halka aşılayacağı ilkeler, halkın ruh ve vicdanından alınmış olmalıdır. Bu halk, bir defa karşısındakinin içtenlikle kendisine yardımcı olduğuna inanırsa, her türlü hareketi hemen kabule hazırdır. Bunun için gençlerin her şeyden önce millete güven vermesi gereklidir.”



12 Eylül 2015 Cumartesi

Kut'ül Amare Savaşı (1916), Kuvayı Milliye, Misakı Milli ve NATO Sinan SEYDİOĞULLARI


KUT'ÜL AMARE SAVAŞI (1916), KUVAYI MİLLİYE, MİSAKI MİLLİ VE NATO

 
                                                                                          Sinan SEYDİOĞULLARI
 
          I. Dünya Savaşı devam ederken, 16 Nisan 1916'da İngiltere ile Fransa arasında yapılan Sykes-Picot Antlaşması ile iki ülkenin korumasında Araplara bağımsız devlet kurma sözü verilmiş; Kerkük, Bağdat, Basra, Kuveyt ve Amman İngiltere'ye; Musul, Şam, Beyrut, Antakya, Adana, Sivas ve Diyarbakır Fransa'ya; Hakkari, Van, Erzurum ve Trabzon Ruslara bırakılmıştı. Antlaşmayı öğrenen İtalya da payını istemiş ve Anadolu'nun güneybatısını almıştı. Kut'ül Amare'de Nisan 1916'da yapılan savaşta Osmanlı ordusu 350'si subay 10 bin şehit verirken, İngilizlerin kaybı 30 bini buldu. 13'ü general, 481'i subay yaklaşık 13 bin İngiliz askeri esir alındı. Mirliva (Tuğgeneral) Halil Paşa esirlerin serbest bırakılması için İngilizlerin gönderdiği yaklaşık bir milyon sterlin değerindeki altını geri gönderip askerlerine şu mesajı yayınladı: "Arslanlar! Bütün Türklere şeref ve şan, İngilizlere kara meydan olan şu kızgın toprağın güneşli semasında şehitlerimizin ruhları sevinçle gülerek uçarken, ben de hepinizin pak alınlarından öperek cümlenizi tebrik ediyorum."
 
 Türk Askeri Kut'ül Amare'de
 
Kut'ül Amare'de kazanılan bu zafer, 1916 yılından Türkiye'nin NATO'ya girdiği 1952 yılına kadar Kut Bayramı olarak kutlandı. Teşkilatı Mahsusa kurucularından olan Halil Paşa ise, 1918'de İstanbul'u işgal eden İngilizlerin talebi üzerine, Osmanlı hükümeti tarafından yakalanıp hapse atıldı.
 
Balkanlar'da Bulgar, Irak'ta Arap çetelerine karşı savaşan ve İstanbul'a dönüp Gebze'de, çetesiyle birlikte Kuvayı Milliye'ye katılan Yahya Kaptan (1891-1920), Bekirağa Bölüğü'ne baskın düzenleyerek, burada tutuklu bulunan Halil (Kut) Paşa ve arkadaşlarını kurtardı, Kocaeli'yi Rum çetelerinden temizledi. M. Kemal Atatürk'ün, Nutuk'ta övgüyle andığı Yahya Kaptan, Osmanlı hükümeti kuvvetleri tarafından 8 Ocak 1920 günü şehit edildi.
 
28 Ocak 1920'de İstanbul'da toplanan Osmanlı Meclisi Mebusan'ı, 23 Temmuz 1919 Erzurum ve 4 Eylül 1919 Sivas Kongresi kararlarına dayanarak, Misakı Milli'yi (Ulusal Ant) oy birliğiyle kabul etti. 17 Şubat 1920'de bütün dünyaya duyurulan altı maddeyle, Osmanlı İslam çoğunluğunun yaşadığı toprakların ayrılmaz bir bütün olduğu belirtilerek, Türk vatanının sınırları çizildi ve kapitülasyonlar, mali ve ekonomik müdahaleler, siyasi dayatmalar reddedildi.
 
                                                                Misakı Milli Sınırları

İngilizler 16 Mart 1920'de İstanbul'u resmen işgal etti. Türk'ü soysuz olarak gören Mustafa Sabri tarafından yazılıp Şeyhülislam Dürrizade Abdullah tarafından onanan ve Mustafa Kemal ile Kuvayı Milliye üyelerinin asi, katlinin vacip ve padişahın sadık tebasına zulüm ve işkence eden, halkın mallarını çalan, insanları kesen, memleketi nifak ve parçalanmaya sürükleyen, ülkeyi fesada veren eşkıyalar olduğunu belirten 5 Nisan 1920 tarihli fetva, Sadrazam Damat Ferid Paşa ve Sultan Vahideddin tarafından imzalanıp yürürlüğe kondu. Fetva İstanbul hükümeti, İngiliz ve Yunan uçakları, İngiliz torpidoları, İngiliz konsoloslukları, Yunan kuvvetleri, Rum ve Ermeni teşkilatları tarafından Anadolu'ya dağıtıldı. Nisan 1920'de topla­nan San Remo Konferansı'nda İngilizler Irak ve Filistin, Fransa ise Suriye ve Lübnan mandalarını aldı. Böylece İngiltere, petrol bölgelerine yerleşti. Meclisi Mebusan, 11 Nisan 1920'de padişah tarafından feshedildi. Milletvekillerinin bir kısmı İngilizler tarafından tutuklandı ve daha sonra Malta'ya sürgün edildi. Malta'ya sürgün edilenler arasında Ziya Gökalp, Hamidiye kahramanı olarak bilinen, Abhaz asıllı Türk asker ve siyasetçi Hüseyin Rauf Orbay (1881-1964), Refet Bele, Ali Fethi Okyar, Kara Vasıf Bey, Kara Kemal, Ali Çetinkaya (Kel Ali), Medine savunucusu Ömer Fahrettin Türkkan gibi isimler de bulunuyordu. 23 Nisan 1920'de açılan ilk meclisin başkan vekilleri arasında Bektaşi ve Mevlevi çelebileri de vardı.
 
1920 Ağustos'unda Mustafa Kemal, Ermeni kırımı suçlamasıyla vatan evlatları idam edilecek olursa, Kut'ül Amare'de esir alınan ve Malta'dakilere karşı rehin olarak Kazım Karabekir Paşa tarafından Erzurum'da tutuklanmış bulunan İngiliz askerlerinin idam edileceğini açıkladı. Malta'ya sürgüne gönderilenlerin bir kısmı adadan kaçmayı başardı, diğerleri İngilizlerle yapılan takasla serbest bırakıldı.
 

 
 
 

 

11 Ağustos 2015 Salı

Kürtler, HOYBUN ve Kürdistan İşçi Partisi (PKK) Sinan SEYDİOĞULLARI


    Kaşgarlı Mahmud'un Haritası

                                               Kürtler, HOYBUN ve Kürdistan İşçi Partisi (PKK)
                                                                                               Sinan SEYDİOĞULLARI

          İran'daki Zagros Dağları, Kaşgarlı Mahmud (1008-1105)'un Divanı Lügat'it Türk'ünde yer alan haritada Kürt yurdu olarak anılır. Kürdistan adı ilk defa, Selçuklu Sultanı Sancar (1085-1157) döneminde Hamedan'ın kuzeybatısında kurulan bir eyalet için kullanılmıştır. Bitlis emiri Şeref Han Fars, Türk ve Arap hikaye, efsane ve minyatürlerin bulunduğu, 1593 tarihli Şerefname adlı kitabında, Kürt tarihinin Selçuklularla başladığını söyler. Kürtçe, Turani dil ailesindendir. 

Kürt olarak adlandırılan toplulukların İrani ve Turani (Türkçe) kökenli olduğu kabul edilir. Kurmançca ve Zazaca konuşan toplulukların pek çoğunun adı, Türk oymak ve boylarından gelir. Şerefname'ye ve İbni Haldun'un Mukkadime'sine göre Zazaların ataları Harzemlere, Kurmançların ataları ise Orta Asya'daki Guri Türklerine dayanır. Şerefname Tunceli ve çevresindeki Alevi Kürtlerin Türkmen kökenli, Mervanoğulları hanedanının Araplaşmış Fars, Selahaddin Eyyubi'nin ise Farslaşmış Türk Ogur olduğunu belirtir.

Bölgede eskiden beri bir halk masalı olarak söylenegelen Meme Alan Destanı'nda Mağripliler (Kuzey Afrikalılar) şehri padişahı Meme Alan ile Cizre prensesi Zine Zedan'ın aşkı anlatılır. Keklik kılığına giren peri kızları, Zine Zedan'ı Meme Alan'ın sarayına getirip onunla tanıştırır. İki genç birbirine aşık olur. "…Benim dediğim şuydu: Yanına bir nedime al, çık sokağa/Çarşaf giy, beyaz alnın ve her iki güzel gözün görünmesin/Tanınmadan gel bir tas su ver bana/Kim bilir, belki içimdeki yangınların yetişir imdadına/Allah yazmışsa zaten olacak olan odur, dediğin gibi, o saat/Birlikte gideriz, sen gelin olursun, bense damat..." Uyandığında Zine Zedan'ı odasında göremeyen Meme Alan, onu bulmak için rahvan yürüyüşlü kır atı Boze Revan ile yollara düşer. Sonuçta Meme, Zine'nin hasretine dayanamayıp ölür. "Yiğit yiğittir, ha kadın ha erkek." Zine de, Meme'nin mezarı başında ölür. 2656 beyitten oluşan Mem u Zin adlı eserini, Meme Alan Destanı'ndan derleyen ve aslen Doğubeyazıtlı olan Ahmede Hani (1651-1706) şöyle der: "Kürt'üm ben, dağlıyım ve kenardanım." 

Bugün Doğu Anadolu'daki pek çok Türkmen yerleşimi, Kürt aşiretlerin etkisiyle Kürtçe konuşur ve kendini Kürt sayar. Doğu Anadolu'dan Antalya'ya gelen Yeniosmanlı Yörüklerine de Kürt denir. Oğuzların Üçok boyunun on iki oymağından biri olan ve Anadolu'da ilk önce Batman yöresine yerleşen ve daha sonra bir kısmı bugünkü Akseki Gümüşdamla'ya göç eden Zilanlılar, yörede Kürt olarak bilinir. Doğu Anadolu'dan gelip Alanya'ya yerleşen ve yaylamak için Gündoğmuş Söbüçimen'e göçen Yörüklere de Kürtler denir. Halkı Türkçe konuşan ve Yörük olan Silifke Pelitpınarı'nın eski adı Kürtler'dir. Kahramanmaraş'ta Türkçe konuşan Kürtleravşarı ve Süsükürtleri, Kayseri Sarız'da akraba olan Avşarsöbüçimen ve Kürtsöbüçimen yerleşmeleri bulunur.

Safeviler üzerine sefer yapmak için ulemadan fetvalar alan Yavuz Sultan Selim, "Ey eşek Türk" diye hitap ettiği Şah İsmail'e bir mektup gönderip onu tövbeye davet etti. Safevi Devleti'ni kuran ve Hatayi mahlasıyla şiirler yazan Şah İsmail cevabi mektubunda savaşmaya hazır olduğunu belirtti. İki ordu 23 Ağustos 1514'te, Çaldıran'da karşı karşıya geldi. Ateşli silah üstünlüğüyle Safevi ordusunu dağıtan Osmanlı ordusu Safevi başkenti Tebriz'e girdi. Çaldıran Seferi'nden sonra Doğu Anadolu'da nüfuzunu yaygınlaştırmak isteyen I. Selim, Heşt Behişt (Sekiz Cennet) ve Selimname adlı tarih kitaplarının yazarı olan İdrisi Bitlisi (1452-1520)'yi, Şafii Kürt beyleri arasında propaganda yapmak üzere görevlendirdi. Osmanlılar tarafından özel bir statüye tabi tutulan Kürtler, kendi kabileleri üzerinde ve bölgede sancak beyi olarak tayin edildi. 1515'te Bitlisi'nin örgütlediği Kürtler, Şii Türkmenlerle çarpışıp onları doğuya doğru püskürttü. 40 bin civarında Alevi Türkmen katledildi.


Mısır ordusu karşısında çaresiz kalan Osmanlı Devleti, askeri yardım karşılığında Rusya ile 8 Temmuz 1833'te Hünkar İskelesi Antlaşması'nı, İngiltere'yle de 16 Ağustos 1838'de, mali ayrıcalıklar veren Baltalimanı Ticaret Antlaşması'nı imzaladı. Bu antlaşmalar ile Osmanlı Devleti'nin dışa bağımlılığını iyice arttı. 1838 yılı sonlarında Fransa ve diğer Avrupa ülkelerine de aynı ayrıcalıklar verildi. 1839 Tanzimat Fermanı millet sistemini ortadan kaldırdı. Müslüman olmayan halka fazladan haklar verildi ve azınlıklar bakan, danışman, büyükelçi, tercüman gibi yüksek memuriyetlere getirildi. Bununla Batılı emperyalist devletler, gayrimüslimlerin haklarını koruma ve devletin içişlerine karışma hakkını kendilerinde görmeye başladı. Halbuki bu dönemde Rusya, İngiltere, Fransa ve sömürgelerinde, baskı altında yaşayan milyonlarca Müslüman ve Türk bulunuyordu. Tanzimatla birlikte aşiret ağaları, aşirete ait toprakları kendi üzerine geçirmeye başladı. 

Hakkari ve Bohtan bölgeleri arasında yaşayan Hıristiyan Nasturiler, Tanzimat sonrasında Avrupa ve Amerika'nın yakınlığını fırsat bilerek, vergi vermez oldu. Bölgedeki Amerikan misyonerleri okul açıyor, İngiliz misyonerleri de toplumu karıştırmak için, Tanzimat Fermanı'nın Kürt beylerinin pabucunu dama attığını iddia ediyordu. 1843 yılında Nasturiler Kürt aşiretlerine meydan okumaya ve saldırmaya başladı. 
Cizre mütesellimi Bedirhan Bey'in gönderdiği elçiyi kabul etmeyen Nasturiler bölgelerinde İngiliz bayrağı açtı. Bunun üzerine 10 bin kişilik bir güçle saldıran Bedirhan Bey, 4 bin Nasturi'yi öldürdü. Müslüman halkı hedef alan saldırıların sürmesi üzerine Bedirhan Bey'in 1846 yılında düzenlediği yeni seferde 20 bin Nasturi daha öldürüldü. İngiltere Kraliçesi Victoria, Osmanlı Padişahı Abdülmecid'den Bedirhan Bey'in cezalandırılmasını istedi. Fransızlar da onun ortadan kaldırılmasını istiyordu. Osmanlı hükümeti 1847 yılında, Bedirhan Bey üzerine bir sefer düzenledi. Cizre'de yenilen ve 1847 Ocak ayında teslim olan Bedirhan Bey  (1803-1868), ailesiyle birlikte İstanbul'a getirildi ve oradan Girit'e sürgüne gönderildi.

Çarlık Rusya'sı ve Amerikan kolejleri özellikle doğudaki Ermeni ve Aleviler arasında ve Kürt dili üzerine çalışmalar yapmaya başladı. 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu sınırları içerisinde Fransa, İngiltere, Rusya, Avusturya-Macaristan, Almanya, İtalya ve Amerika'nın Ortodoks, Gregoryen, Katolik ve Protestan mezheplerine bağlı Hıristiyanların ve Yahudilerin, özel okul statüsünde çok sayıda misyoner okulu vardı. Amerikan Protestan Kilisesi misyonerleri İzmir, İstanbul, Trabzon, Erzurum, Kayseri, Maraş, Urfa, Harput, Tarsus, Sivas ve Van'ı misyonerlik merkezi olarak seçmiş ve bu yerlerde kilise, yemekhane, okul, çocuk yuvası, sağlık merkezi ve çocuk bahçeleri açmıştı. Müslümanları Hıristiyanlaştırmayı beceremeyen misyonerler, daha sonra Ermeni nüfusun yoğun olduğu bölgeleri hedef seçti.

II. Abdülhamid, 1891 yılından itibaren Doğu Anadolu ve Dicle'nin kuzeyinde Kürt, Arap ve Türkmen aşiretlerinden Hamidiye Süvari Alayları oluşturdu. Aşiret reislerine paşalık, miralaylık gibi çeşitli rütbeler verdi. Arap, Kürt aşiret reislerinin ve Arnavut ağalarının çocuklarını İstanbul'a getirterek, Hamidiye Aşiret Mektepleri'nde okuttu ve daha önce Ermenilerin görevlendirildiği çeşitli memuriyetlere atadı. Konar-göçer aşiretleri bu şekilde kontrol altına aldı.


Babası Zaza, annesi ise Kürt asıllı bir Diyarbakırlı olan Ziya Gökalp Türkçeye, İslam'a, milli şuur ve milli vicdan gibi ortak kültürel değerlere dayalı kültürel bir milliyetçilik ideolojisine önem veriyordu. Gökalp, Batı'nın teknolojik ve bilimsel gelişmesini sağlayan pozitif bilim anlayışını benimsiyor ve II. Abdülhamid gibi, devletin yerel askeri birimler oluşturması ve bu birimlere Kürtlerin atanması fikrini destekliyordu.


Osmanlı Devleti, İtilaf devletleri karşısında müttefikleriyle birlikte yenilgiye uğrayarak, 30 Ekim 1918'de Mondros Mütarekesi'ni imzala­mak zorunda kaldı. Mütareke sonrası asayişi düzenlemek bahanesiyle Türk kuvvetlerinin Musul şehrinin 5 km kuzeyine çekilmesini isteyen İngilizler, 10 Kasım 1918'de Musul'u işgal etti. İngilizlerin Kürt aşiret reisleriyle imzaladığı bir anlaşmayla Süleymaniye merkezli bir Kürt federasyo­nu kuruldu ve başına da Şeyh Mahmud Berzenci getirildi. 

13 Kasım 1918'de 61 parçalık İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan müttefik donanması İstanbul'u işgal etti. İngilizler, herhangi bir direniş olmaması için, Osmanlılardan savaş ve Ermeni soykırımı suçlusu olarak gördüğü asker-sivil yönetici ve aydınların tutuklanmasını istedi. 

Aralık 1918'de İstanbul'da, İngilizlerin teşvik ve desteğiyle Said Molla ve arkadaşları tarafından Kürdistan Teali Cemiyeti kuruldu. Cemiyet üyeleri 2 Ocak 1919'da İngiltere'ye başvurarak Sivas, Ankara, Konya, Halep ve Adana illerindeki nüfusun bir kısmının ve Erzurum, Van, Bitlis, Harput, Diyarbakır ve Musul'daki nüfusun büyük çoğunluğunun Kürt olduğunu belirtip Arap ve Ermenilere verilen ayrıcalıklardan Kürtlerin de yararlandırılmasını ve İngiliz mandası altında özerk Kürdistan'ın kurulmasını talep etti. Ermeniler ise, 26 Şubat 1919'da konferansa verdiği bir muhtırada Van, Bitlis, Diyarbakır, Harput, Sivas, Erzurum ve Trabzon ile Maraş, Kozan, Cebelibereket, İskenderun limanı ve Adana'yı içine alan bir Ermenistan'ın kurulması, kurulacak bu devlete ABD veya Milletler Cemiyeti'nin kefil olması, bu yerlerin aşiretlerden, Türk memur ve askerlerden ve halkın da silahtan arındırılması talebinde bulundu. Süleymaniye'deki Kürtler Mayıs 1919'da Şeyh Mahmud Berzenci önderliğinde İngilizlere başkaldırdı, ancak haziran ortalarında isyan bastırıldı ve bölge İn­giliz subayları tarafından yönetilmeye başladı. Aynı tarihlerde İngilizlerin kışkırtmasıyla Ali Batı Aşireti Midyat ve Nusaybin çevresinde ayaklandı. 1919 yılı sonlarında Ermeni ve Kürt liderleri İngilizlerin de katkısıyla, Paris Barış Konferansı'na ortak bir bildiri sunarak, bağımsız Ermenistan-Kürdistan teklif etti.
Osmanlı Hükümetinin 10 Ağustos 1920'de imzaladığı Sevr Antlaşması'na göre, Osmanlı toprakları İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan arasında paylaşıldı. Doğu Anadolu'da ve Doğu Karadeniz'de Ermenistan'ın kurulması kabul edildi. Fırat'ın doğusunda, Ermenistan ile Suriye ve Irak arasında kalan bölgeye Fransa ve İngiltere egemenliğinde özerklik verildi ve kanıtlamaları halinde Kürtlere bağımsızlık sözü verildi. Musul ve çevresi İngiliz; Antalya, Muğla, Denizli ve Konya İtalyan; İzmir ve çevresi ile Trakya'nın Çatalca'ya kadar olan kısmı Yunan; Boğazlar bölgesi koalisyon güçlerine, İstanbul ve Çanakkale Boğazı ise uluslararası bir komisyonun yönetimine bırakıldı. 


Ankara yardım istemek amacıyla yayınladığı bildirilerde işgalin, hilafet makamını özgürlük ve bağımsızlıklarının tek dayanağı olarak gören İslam dünyasına yönelik olduğunu söylüyordu. Anadolu'nun işgali sırasında Bursa'da bulunan Libyalı Şeyh Ahmed Sunusi, Anadolu'nun bir çok yerini gezerek, Kuvayı Milliyecilere destek oldu. Muhtemel bir Kürt ayaklanmasını önlemek için Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Güneydoğu Anadolu'da vaazlar verip halkı Kurtuluş Savaşı'na katılmaya çağırdı. 1 Şubat 1921'de, Sunusi başkanlığında toplanan İslam Kongresi, İslam dünyasının Kuvayı Milliye hareketine ilgisini artırdı. 

Kürt Teali Cemiyeti tarafından çıkartılan ve Sivas, Erzincan ve Tunceli yöresini etkisi altına alan Koçgiri Ayaklanması'nda, yönetimi ele almak isteyen aşiret reisleri, TBMM'ye gönderdiği telgrafta Zara ve çevresinin bir vilayet haline getirilerek, bir Kürt vali ve bir Türk vali muavininin atanmasını istedi.

Atatürk, "Bugünkü Türk ulusu içinde yurttaşlar ve kendilerini birincil kimlikleri bakımından Kürt, Çerkez, Laz ya da Boşnak olarak görme konusunda teşvik edilen eş vatandaşlar vardır. Eski baskıcı yönetim dönemlerinin ürünü olan bu hatalı adlandırmalar ulusun, düşmanın elinde oyuncak olan birkaç beyinsiz gerici dışındaki üyelerine acıdan başka bir şey vermemiştir... Ulusun, bu tür yanlış adlandırmalar nedeniyle acı duyan üyeleri... aslında, Türk toplumuyla aynı geçmişi, tarihi, manevi değerleri ve hukuku paylaşmaktadırlar, dolayısıyla etnik anlamda olmayan Türklüğü birincil kimlikleri olarak düşünmeye devam etmelidirler" diyordu.

Sürgündeki Kürt lider Şeyh Mahmud Berzenci'yi affedip geri getiren İngilizler, 30 Eylül 1922'de Kürdistan'ı kurup Şeyh Mah­mud'u hükümdar olarak hükü­metin başına getirmiş, 1923 Şubat'ında ise gö­revine tekrar son vermiş ve başkent Süleymaniye'yi havadan bombalamaya başlamıştı. Kürdistan Teali Cemiyeti ve Koçgiri İsyanı elebaşları tarafından teşvik edilen Seyit Rıza ve Alevi aşiret reisleri, İngilizlerle Musul görüşmelerinin başladığı Mayıs 1924'te ayaklanıp Hozat'ı bastı ve TBMM'ye nota verdi. Irak askerleri 1924 Temmuz'unda, İngiliz hava harekatı sonunda Süleymaniye'ye girdi. Şeyh Mahmud Berzenci ve adamları dağ­lara kaçtı, Türk askeri garnizonu ise Revandiz'den çekildi. Musul görüşmelerinde uzlaşma sağlanamadı ve İngiltere, Lozan Antlaşması'na dayanarak konuyu 6 Ağustos 1924'te Milletler Cemiyetine götürdü. 7 Ağustos'ta, Hakkari bölgesinde yaşayan Hıristiyan Nasturiler ayaklandı. İngiliz askeri üniforması giyen Nasturiler Hakkari valisini esir alıp Türk askerlerini katletti.

Türkiye, Suriye ve Irak Kürtlerinin katılımıyla ve Taşnak Ermeni lideri ve eski Ormanlı Van milletvekili olan Vahan Papazyan'ın desteğiyle, Ekim 1927'de Fransa kontrolündeki Lübnan Bihamdun'da toplanan I. Kürt Kongresinde, bağımsız bir Kürdistan için HOYBUN adlı bir cemiyet kuruldu ve başkanlığına, İngiltere ile işbirliği yapan Celadet Ali Bedirhan seçildi. Cemiyet adını, Kürtçede benlik anlamına gelen Hoybon ile Ermenicede Ermeni yurdu anlamına gelen Haypun'dan aldı. HOYBUN, Ermenilerle dostluk kurarak ortak düşman Türkiye'ye karşı işbirliği yapacağını, Ermenistan ve Kürdistan'ın bağımsızlığının ve toprak bütünlüğünün karşılıklı olarak kabul edildiğini ilan etti. Haziran 1928'de Halep'te, Celadet Ali Bedirhan ile Vahan Papazyan arasında yapılan görüşmede Doğu Anadolu bölgesinde merkez, Çukurova bölgesinde ise güney Ermenistan'ın, Rize ile İskendurun körfezi arasında vasi ve müttefik bir Kürdistan'ın kurulması; Nasturi, Ezidi ve Çerkezlerle birleşilmesi ve Türkiye'ye karşı her alanda işbirliği yapılması kararı alındı.

Kürdistan İşçi Partisi (PKK)
Kasım 1978'de Diyarbakır Lice'de Abdullah Öcalan önderliğinde kurulan, Marksist-Leninist PKK, Temmuz 1979'da Hilvan Kırbaç'taki ilk eyleminde, Urfa milletvekili ve aşiret ağası Mehmet Celal Bucak ve yakınlarını otomatik silahlarla taradı ve 4 kişiyi öldürdü. PKK bu saldırıda ilan ettiği örgütün kuruluş bildirgesinde, bağımsız bir Kürdistan için stratejisini uzun süreli bir halk savaşı olarak açıkladı. Eylül 1979'dan itibaren yurt dışına çıkan PKK, Lübnan'da FKÖ ve ASALA'nın kamplarının bulunduğu, Suriye'nin kontrolündeki Bekaa Vadisi'ne yerleşti. 

İstanbul Kapalıçarşı'daki altın ve pırlanta kaçakçılığını ele geçirmek isteyen Kürt-Ermeni asıllı, mafya babası Behçet Cantürk, 16 Haziran 1983'te Kapalıçarşı'da Ermeni terör örgütü ASALA ve Devrimci Doğu Kültür Dernekleri (DDKD) ile birlikte organize ettiği bombalı ve silahlı saldırıda 2 kişi öldü. 


PKK 15 Ağustos 1984'teki ilk büyük eyleminde, Eruh ve Şemdinli'yi basarak, jandarmadan gasp ettiği silah, mühimmat ve malzemeyi Kuzey Irak'a kaçırdı. Sonraki yıllarda, kalabalık gruplar halinde mezraları, köyleri ve kentleri basıp toplu katliamlar yapan PKK militanları, bu şekilde bölge halkını sindirmeye çalıştı. Daha önceleri Kürtlerin milli dininin Zerdüştlük olduğunu belirterek, İslamiyet'e şiddetle karşı çıkan PKK, 1980'lerin sonlarına doğru bölge halkında taban bulmak, İran ve Libya gibi ülkelerden daha fazla destek sağlamak amacıyla laikliğin Batı'nın ve siyonizmin çıkarlarını savunmak için icat edilmiş bir safsata olduğunu ileri sürmeye başladı. Başta Suriye olmak üzere, Bulgaristan, Lübnan, İran, Irak, Yunanistan, Kıbrıs Rum Kesimi, Ermenistan, Fransa, İtalya, Almanya, İsveç, Hollanda, Belçika, İngiltere ve Sırbistan PKK'ya direkt ya da dolaylı olarak para, eğitim imkanı, istihbarat ve silah desteği veriyordu. Örgütün Yunanistan'da Lavrion ve Dimitri Elen adlı eğitim kampları, İran Urumiye'de ise bir hastanesi vardı. Fransızlar, 1989'da Paris'te Kürt Konferansı düzenlemişti. 


Militanları arasında Türkiye, Suriye, Ermenistan, İran ve Irak uyrukluların da bulunduğu PKK, Türkiye İhtilalci Köylü Komünist Ordusu (TİKKO) ve Devrimci Halk Kurtuluş Partisi Cephesi (DHKP-C)'yle ortak eylemler yaparak, Akdeniz ve Karadeniz'e açılmaya çalıştı. 1989'da CIA'nın eski Ortadoğu ve Türkiye Masası Şefi Graham Fuller, "Türkiye'de tek millet egemenliğine dayalı devlet anlayışının terk edilmesi, yerine federasyonlardan oluşan bir yapılanmaya gidilmesi gerekir. PKK'nın Türkiye tarafından tanınması yararlı olacaktır. Kuzey Irak'ta bir Kürt devletinin kurulması kaçınılmazdır" diyordu. 1990'lı yılların başında PKK, yol kesip yolcuları kurşuna dizdi ve sınır karakollarına baskınlar yaptı. PKK'ya karşı olan Kürt aşiretleri ise, can ve mal güvenliğini kendileri sağlamaya çalıştı ve korucu olarak, güvenlik güçleriyle ortak operasyonlara katıldı. Kuzey Irak'ta bulunan PKK kamplarını karadan ve havadan sürekli vuran Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), gerilla savaşına uyum sürecinde çok sayıda şehit verdi. Eş zamanlı olarak ülkenin çeşitli yerlerinde Devrimci Sol (DEV-SOL)'un gerçekleştirdiği intikam eylemlerinde eski cezaevi savcısı, MİT mensubu ve paşalar infaz edildi.
ABD yönetimi Mart 1991'de, Irak rejiminin zulmünden kaçıp Türkiye ve İran sınırına yığılan yaklaşık 1,5 milyon Kürt mültecinin bulunduğu 36. paralelin kuzeyini uçuşlara yasakladı ve Çekiç Güç adıyla uluslararası bir askeri gücü bu bölgeye yerleştirdi. Böylece Kuzey Irak'ta fiili bir Kürt yönetimi oluştu ve PKK, 36. paralelin kuzeyinde ciddi bir yapılanma sürecine girdi. ABD'nin 1991'de başlayan Irak işgali sürecinde, Kuzey Irak'taki PKK kamplarına Türkiye'nin kara harekatı yapmasına izin vermedi. Türkiye'nin 100 milyar dolar zarara uğradığı Körfez Savaşı sonrası Kuzey Irak'ta oluşan otorite boşluğundan yararlanan PKK, saldırılarını iyice artırdı. 

1991 yılı sonunda SSCB'nin dağılmasıyla birlikte dünya tek kutuplu hale geldi. Saldırganlığını iyice artıran ve Ortadoğu petrolünü kontrol altında tutmak amacıyla bölgeye yerleşen ABD, Türkiye'deki sömürge düzenini güçlendirmek istiyordu. ABD'nin 1942 yılında inşa edip 1972 yılında Türk Deniz Kuvvetleri'ne devrettiği mayın döşeme muhriplerinden olan Muavenet gemisi, 2 Ekim 1992'de Ege'de yapılan NATO Tatbikatı sırasında, Amerikan Saratoga uçak gemisinden atılan iki füzeyle vuruldu. Gemi komutanı ile birlikte 5 Türk denizci şehit oldu, 22 askerimiz de yaralandı. Füzenin biri kaptan köşküne, diğeri ise savaş harekat merkezine isabet etti. Dönemin Türk Genelkurmay Başkanı Org. Doğan Güreş 2002 yılında yaptığı bir açıklamada Amerikalıların Muavenet'i bilerek vurduğunu söyledi. 

4 Ekim 1992'de Kuzey Irak'ta Federe Kürt Devleti kuruldu. 16 Ekim'de Türk Silahlı Kuvvetleri 20 bin askerle sınır ötesi harekat başlattı. Almanya, verdiği silahları Türkiye'nin güneydoğuda kullanamayacağını açıkladı. TSK 1993'ten itibaren, alan hakimiyeti uygulamasına geçti ve Güneydoğu Anadolu'da düşük yoğunluklu savaş stratejisi uyguladı. Koruculuk sistemi yaygınlaştırıldı, köyler boşaltıldı, bünyesinde korucu ve itirafçıların da bulunduğu Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele (JiTEM) gibi yapılar kuruldu; faili meçhul cinayetler, yargısız infazlar ve insan hakları ihlalleri, hayatın bir parçası haline geldi. 24 Ocak 1993'te Ankara'daki evinin önünde bulunan arabasına konan bombanın patlaması ile öldürülen Cumhuriyet Gazetesi yazarı Uğur Mumcu (1942-1993), PKK örgüt lideri Abdullah Öcalan'ın MİT ajanı ve Kuzey Irak Peşmerge lideri Barzani'nin ise MOSSAD-CIA-MİT bağlantılı olduğunu yazmış ve Çekiç Güç tehlikesine dikkat çekmişti.
17 Şubat 1993'te, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis'i Diyarbakır'a götürmek üzere Ankara Güvercinlik Askeri Havaalanı'ndan kalkan uçak havalandıktan hemen sonra düştü. Genelkurmay Başkanlığı, kimsenin kurtulmadığı olayın teknik bir arızadan meydana geldiğini açıkladı. Orgeneral Eşref Bitlis (1933-1993), ABD'nin PKK'lılara yardım yaptığını ve Çekiç Güç'ün bir Kürt devletinin kurulmasına zemin oluşturduğunu rapor etmişti. Mayıs 1993'te 150 civarındaki PKK'lı terörist, Bingöl-Elazığ karayolunu kesip kaçırdığı 33 eri ve 6 sivili kurşuna dizerek şehit etti. 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas'ta düzenlenen Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında, Madımak Otel güvenlik güçlerinin gözleri önünde ateşe verildi; Alevi 37 yazar, ozan ve düşünür hayatını kaybetti. 5 Temmuz 1993 günü Kemaliye Başbağlar'a baskın yapan 60 PKK'lı, Sünni 33 kişiyi öldürdü.


Ekim 1993'te Diyarbakır Lice'de Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Bahtiyar Aydın (1946-1993) ve Kasım 1993'te Ankara'da JİTEM üyesi, istihbaratçı emekli binbaşı Ahmet Cem Ersever (1950-1993) öldürüldü. Diyarbakır JİTEM'in başında bulunduğu sırada hazırladığı raporlarda Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne ait silah, çadır ve jiplerin PKK'lılar tarafından kullanıldığını, bazı paşaların terörle gerçekten mücadele etmediğini belirten Ersever terörün sürmesinden, uyuşturucu ticaretinden ve faili meçhul cinayetlerden rant elde edenlerin olduğunu açıklamış ve devletin "uzadıkça budanan, kurudukça sulanan" bir PKK politikası güttüğünü yazmıştı. 

Öldürülecek 67 Kürt işadamı listesinde ilk sırada bulunduğu söylenen, uyuşturucu ve silah kaçakçısı, PKK'lı mafya babası Behçet Cantürk'ün zırhlı otomobili 14 Ocak 1994 Cuma günü İstanbul Bağdat Caddesi'nde polis yeleği giymiş kişilerce durduruldu. Cantürk ile şoförünün cesedi, bir gün sonra Adapazarı Sapanca'da yol kenarında bulundu. Haziran 1994'te Kürt işadamı Savaş Buldan ve iki arkadaşı, Bolu Yığılca Karakuş yolu kenarında öldürülmüş olarak bulundu. Eylemde kullanılan silahın, Behçet Cantürk ve üç yakınının öldürülmesi olayında da kullanıldığı anlaşıldı. 

İstanbul Sultangazi'de 12 Mart 1995 günü Alevilerin çoğunlukta olduğu Gazi Mahallesi'nde dört kahvehanenin bir taksiden açılan ateşle taranması sonucu 2 kişi öldü ve çok sayıda yaralanan oldu. Olayda kullanılan taksinin şoförü öldürülmüş, taksi ise ateşe verilmiş halde bulundu. Aynı gece başlayan ve çatışmaya dönüşen protesto gösterilerinde polisin açtığı ateş sonucu 20'ye yakın vatandaş öldürüldü. Terörle mücadeledeki çarpık ilişkileri, JİTEM'in PKK ile koordineli yürüttüğü kaçakçılık ve uyuşturucu ticaretini ortaya çıkaran Jandarma Alay Komutanı Albay Rıdvan Özden (1949-1995) 12 Ağustos 1995'te, iki korumasıyla birlikte Mardin Savur'da şehit edildi.

1998 yılında yurt içinde ve Kuzey Irak'ta başlattığı geniş çaplı operasyonlarla PKK'yı iyice köşeye sıkıştıran Türkiye, Suriye'nin Apo'ya verdiği desteği çekmemesi halinde karşı güç kullanacağını açıkladı. Ekim 1998'de Suriye'den Yunanistan'a geçen Apo'nun iltica talebi kabul edilmedi. Bunun üzerine Moskova'ya geçen ve yaklaşık bir ay burada kalan Öcalan'ın Ermenistan'daki bir askeri üste bulunduğu ortaya çıktı ve Türkiye, Apo'yu resmen istedi. Apo 11 Kasım'da İtalya'ya gitti ve orada tutuklandı, ancak daha sonra serbest bırakıldı. Yaklaşık iki ay kaldığı İtalya'yı 16 Ocak 2000'de terk etti ve tekrar Rusya'ya geçti. 29 Ocak'ta Minsk'ten Atina'ya uçtu, ancak geri dönmek zorunda kaldı. 31 Ocak'ta Atina'ya ve oradan Kos adasına geçti. Kos adasından uçakla Kenya'ya uçan ve Yunanistan Büyükelçiliği'ne sığınan Apo, ABD ve Kenyalılarla birlikte ortaklaşa gerçekleştirilen bir operasyonla büyükelçilikten alındı ve özel bir uçakla 16 Ocak 1999'da Türkiye'ye getirildi. 

İdam edilmemek şartıyla Türkiye'ye teslim edilen PKK lideri Abdullah Öcalan'ın yargılanmasına 31 Mayıs 1999'da, İmralı adasında başlandı. Davanın ilk günü şehit ailelerinin yaşadığı acıyı yürekten paylaştığını söyleyen ve bundaki sorumluluk payından dolayı özür dileyen Apo, PKK'nın yıllık bütçesinin 250 milyon dolar olduğunu ve çoğunun İsviçre bankalarında bulunduğunu, ayrı bir devlet kurma seçeneğinin mümkün olmadığını, federasyonun aşiret ağalığından ve Kürt-Türk iç içeliğinden dolayı elverişsiz olduğunu, çözümü demokratik birliğin oluşturduğunu söyledi. Leslie Lipson'un Demokratik Uygarlık adlı kitabından alıntılar yapan Apo, Kürtlerin asli kurucu unsur olduğunu söyleyerek, en az iki resmi dilin öğrenilmesinin zorunlu tutulduğu, çok dilli, mezhepli ve kültürlü İsviçre örneği bir devletten yana olduğunu belirtti.

PKK, 1984-1999 yılları arasında geçen on beş yıllık süreçte, Türkiye çapında ve özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde sivil, asker, kadın, çoluk çocuk, meslek, din, mezhep ve ırk ayrımı yapmaksızın, kitle imhası şeklinde gerçekleştirdiği eylemlerde yaklaşık on bin kişiyi katletti. Bunların yaklaşık 4500'ü sivil, 4000'i asker, 1250'si korucu ve 250'si polisti. Öldürülen sivillerin çoğu Kürt kökenli ve bir kısmı ise öğretmen ve sağlık çalışanıydı. Öldürülen yirmi bin PKK militanından dört bini örgüt tarafından infaz edildi. PKK'nın yakma, yok etme, bombalama, baskın ve soygun eylemlerinde milyarlarca dolar maddi zarar oluştu. 1999 yılı itibariyle PKK'nın yurt içinde 2200, yurt dışında ise 2500 militanı bulunuyordu.